Yazaaneye Kaydol

Yazaanede Olan Bitenden Haberdar Ol:

Delivered by FeedBurner

Subscribe to Nevzatın Yazaanesi by Email

16 Nisan 2017 Pazar

Siyasi Sistemimizin İşleyişinin Çarpıklığı

Hayatımın hissedebildiğim dönüm noktası olan 35-40 yaşlarıma kadar çok politize olmuş bir insandım. Gençlik yıllarında sol ideoloji ve sosyalizm beni derinden etkilemişti. Belki bunun sebebi hayranı olduğum Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar ve arkadaş çevremdi. Yüksek Okul yıllarında ise milliyetçi arkadaşlarımdan dolayı, milliyetçi, ülkücü camiaya da ilgi duymuştum. Komünizmin çökmesi sonucu insanlara umut olacak bir ideoloji olmaktan çıkması ve memleketimizdeki sol partilerin oldukça halktan kopuk olmaları nedeniyle genelde liberal ve muhafazakar partilere oy verdim. Çünkü sol partilerin yapması gereken aş, iş, özgürlük mücadelesini muhafazakar ve liberal partiler veriyordu. Liberalleşme konusunda yine muhafazakar partiler başı çekiyordu. Ancak liberal orta sağ partiler de, kısa bir başarı döneminden sonra ciddi bir yolsuzluk ve bozulma sürecine girdiler. Aynı şekilde, muhafazakar partilerin de bozulması ve yolsuzluklara karışması da çok uzun sürmedi. Sanki çağdaş filozof Lord Acton'un dediği, "İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır." sözü doğrulanıyordu. Son 3-4 seçimde ise oy kullanmadım. Oy kullanmama nedenim, geç de olsa ülkemizdeki demokrasinin sözde bir demokrasi olduğunu anlamış olmamdı.  Meğerse yıllardır inandığımın aksine ülkemizdei demokrasi aslında "mış" gibi bir demokrasiymiş. Demokrasi varmış gibi görünen sistemimiz, aslında çoğulculuğa ve halka dayanmıyormuş.

Anayasamıza bakacak olursanız, ülkemizin yönetim şekli demokratik cumhuriyettir. Ülkemizde yönetime talip olan siyasi partiler ve onların milletvekilleri de kuşkusuz halkın oyları ile seçilirler. Buraya kadar herşey normal görünüyor. Ancak ironik bir şekilde, demokrasinin temel direği olan siyasi partilerimizin içlerinde demokrasi yoktur. Ülkemizdeki neredeyse tüm partiler, bu partileri yöneten liderlerin iki dudağı arasından çıkan emirlerle yönetilirler. Neredeyse tüm liderler, partilerini sanki o siyasi parti babasından kalma tapulu malıymış gibi, tek adam şeklinde yönetirler. Parti liderlerinin astığı astık, kestiği kestiktir. Kimse liderin tasarruflarını sorgulayamaz. Parti lideri koltuğunda kendi canının istediği kadar oturabilir. Partilerini iktidara taşımak bir yana, onlarca seçim kaybetmiş birer başarısızlık abidesi olsalar da parti liderleri, ölünceye kadar koltuklarını bırakmazlar. Peki bu başarısız liderler istenmedikleri makamlarda ve partilerinin başında kalmayı nasıl başarıyorlar? Çünkü, ülkemizdeki siyasi partiler yasası, parti liderleri ve parti üst yönetimine verilmemesi gereken yetkiler veriyor. Parti liderleri ve yönetimleri, parti yönetimlerini belirleyen parti delegelerini kendileri belirleyebiliyorlar. Evet, garip ama yumurta tavuktan çıkıyor, tavuk da yumurtadan. Parti liderinin başa geldikten sonra ilk yaptığı iş, bu döngüyü garanti altına alacak şekilde, kendi koltuğunu sağlama alacak icraatleri yapmak oluyor. Yani, parti liderleri, parti delegelerini seçiyor, delegeler de parti kongrelerininde kendilerini o makama getiren parti yönetimlerini seçiyorlar. Parti liderinin seçtiği delegelerin başka bir adaya oy vermesini beklemek zaten saflık olmaz mı? Yani al gülüm ver gülüm olayı ve bir çıkmaz döngü asla kırılamıyor. Parti yönetimi ve lider 10 seçim bile kaybetse, kongrelerde seçilmeye devam ediyor. Ülkemizdeki partilerin yönetimlerine bakarsanız bu gerçeği gözünüzün gözbebeğine batacak çıplaklıkta görebilirsiniz. Üstelik bu lidere dayalı yönetim düzeni ve anlayışı bütün partilerimizde aynıdır. Bu yüzden parti kongreleri öncelikle usul tartışmaları ile geçer. Kongrenin blok liste mi, yoksa çarşaf liste ile mi yapılması gerektiği konusunda kavgalar çıkar. Liderler antidemokratik bir bir durum olmasına rağmen blok liste isterler. Çünkü, çarşaf liste, kendi hegemonyalarını zayıflatır. Çünkü blok liste, halkın, yani teşkilatların seslerini bastırmaktır. Bu yüzden, blok listenin demokratik bir ülkede olmaması gerekir. Ama tüm partilerimizin kongrelerine dikkat ederseniz, genelde blok liste, tek başkan adayı, tek yönetim kadrosu anlayışı baskındır. Farklı sesin, farklı kadroların, farklı adayların çıkamadığı partilerden de, farklı, alternatifler ve yeni politikalar çıkmaz. Sadece statükocu ve hegemonyacı yönetimler çıkar. Bu yüzden alternatif politikalar üretebilecek akıllı, başarılı, parlak simalar partilerimizin yönetimlerine bir türlü giremezler. Önlerindeki görünmez duvarlar adeta Çin seddi gibi dikilir. Sadece liderlerine en çok bağlı, en sadık ve en itaatkar tipler parti kadrolarına girebilirler. Bu gözle görünmez duvar ve dile getirilmeyen mekanizmadan tüm parti liderleri çok memnundur.

Ama bu (güya demokratik) parti düzeninde eksik tek bir şey vardır o da "halk"tır. Yani demokrasinin olmazsa olmazı olan halk. Dikkatlice incelerseniz bu sistemde halk yoktur. Hani seçimden seçime hatırlanan, seçimlerde siyasi partilerin liderlerinin işaret ettiği adaylara oy atmaktan öte bir fonksiyonu olmayan halk. Siyasi partilerin sadece tavanını değil, tabanlarını oluşturan yerel teşkilatlar ve yönetimlerini de belirlemesi gereken "halk” hiç ortada yoktur. Halk sadece seçimden seçime, parti liderlerini gösterdiği adaylara oy atmak için vardır. Bizi Batı demokrasilerinden ayıran en büyük fark da budur. Batı demokrasilerinde, delegeler ve yerel yönetimler parti liderleri ve üst yönetimleri tarafından domine edilemez. Halk, partilerin yerel yönetimleri delegeler üzerinde tam olara belirleyicidir. Parti delegeleri lidere değil, temsil ettikleri halka ve yerel yönetimlere karşı sorumludur. Delegelerin kendilerini seçen halka karşı hesap verme zorunlulukları olduğu için, kongre zamanlarında parti liderlerinin ve parti üst yönetiminin etkisinde kalmazlar. Oylarını vicdanlarının ışığında ve halk yararına kullanırlar. Bu yüzden Batı demokrasilerinde seçim kaybeden partilerin liderleri ve yönetimleri, o işgal ettikleri koltuklarda ve makamlarda oturmaya devam edemez, anında istifa edip çekilirler. Aksi halde oturdukları o koltukların, kendileri için ateşten bir gömleğe dönüşeceğini bilirler. İşi o noktaya getirmeden, onurları ile istifa ederek giderler. Japonya’da, halka verdiği sözleri yerine getiremediği için harakiri yapan devlet adamları bile vardır. Ama biz istifa mekanizmasına bile razıyızdır. O yüzden sık sık Avrupa seçimlerinden sonra, siyasi parti liderlerinin istifa ettiklerine şahit olur, şaşırırız. Böylesi ilkeli ve onurlu davranışların bizim siyasilerimizde olmamasından dolayı kızar, bizim siyasi parti liderlerinin yüzsüz bir  şekilde sahip oldukları koltuklara yapışıp kalmalarına üzülürüz. Üstelik Avrupa'da siyasi parti liderlerinin istifa etmeleri içi, seçim kaybetmeleri de gerekmez. Sözünde duramadığını, vaadlerini gerçekleştiremediğini yada halkın kendine olan güvenini kaybettiğini gören bir çok parti lideri ve siyasetçi seçimleri dahi beklemeden, onurları için istifa edip giderler. Örneğin seçimleri kazanmasına rağmen, Brexit oylaması ile halkının ona olan güvenini kaybettiğini öne sürerek istifa eden İngiltere başbakanı David Cameron buna örnektir. Seçimlerde 1. parti olmasına rağmen, partisinin oylarını düşürdüğü için istifa eden parti lideri de çoktur. Halbuki bizde 20 seçim de kaybeden partilerin liderleri, oylarını artırmak bir yana, partisinin oylarını sürekli düşüren partilerin liderleri ve yönetim kadroları, halkın ve kendi partilerinin tabanının dahi güven duymadığı parti liderleri ve üst yönetim kadroları, sahip oldukları o makamlarda pişkin bir şekilde oturmaya devam edebilmektedirler. Çünkü, bizim sistemimizde lider her şeyin sahibidir. Delegeleri delege yapan, milletvekillerini milletvekili yapan kişi parti tabanı, yani halk değil liderdir. Bu yüzden delegeler kendini halka değil, lidere karşı sorumlu hissederler. Bu sayede liderler de koltuklarında istedikleri kadar kalırlar. Ancak aslında kabahat yüzsüz siyasetçilerde ve sorumsuz delegelerde değildir. Esas suç, liderlerin koltuklarını sürekli olarak sağlama alan siyasi partiler yasasını sorgulamayan toplumda, yani bizdedir. Zira her halk layık olduğu şekilde yönetilmektedir. Bizler çok politize bir halk olduğumuz için, kendi partimizin ideolojisi gözümüzü kör etmiştir. Hepimiz takım tutar gibi kendi partimizi tutar, körü körüne parti ideolojisini savunuruz. Diğer görüşleri ise göz ardı eder, susturmaya çalışırız. Demokrasicilik oynayarak, her seçimde tuttuğumuz partinin amblemine oyumuzu basar, bunu da demokrasi zannederiz. Kimsenin aklına bu çarpık sistemi tartışmak, daha adil, katılımcı ve halka dayanan bir demokrasi talep etmek gelmez. Siyasi bölünmüşlük, kutuplaşma ve her dönemin ağır siyasi tartışma atmosferinden dolayı, mevcut siyasi sistemi tartışmaya sıra bir türlü gelmez.

Halk olarak liderlerin delegeleri seçtiği, delegelerin de lideri ve üst kadroları seçtiği bu sistemi sorgulayıp değiştirmediğimiz sürece gerçek bir demokrasiye kavuşamayacağız. Sadece seçimlerde partilerin amblemine ve liderlerin seçtiği adamlara oy basarak kendimizi demokratik bir ülkede yaşadığımızı zannetmeye devam edeceğiz. Bu mevcut sistem değişmeden, ülkede hiçbir şey değişmez. Çünkü, mevcut sistem ile siyasi partilerde yenilenme olamaz. Üstelik mevcut sistemde iyi, başarılı ve idealist insanlar barınamaz. Bu sistemde sadece lidere yakın olan insanlar, liderin her söylediğine kayıtsız şartsız itaat ve  biat edenler ayakta kalabilir. Halbuki gerçek bir toplumsal ve siyasi aydınlanma ancak aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşebilir. Bu yüzden artık partileri ve liderleri tartışmayı bırakmamız gerekiyor. Çünkü, artık süper kahramanlardan ziyade sadece işleyen bir siyasi sisteme ihtiyacımız var. Bizler de, bireyler olarak liderlerin değil sistemin savunucusu olmalıyız! Farklı görüşlerden insanlar olarak bir araya gelip, ortak bir paydada buluşamazsak, toplum olarak hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Bu yüzden siyasetin işleyiş tarzından rahatsızlık duyup, şikayet edip durduğumuz halde hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Çünkü, asgari müştereklerde ve ilkelerde buluşmak yerine, kendi siyasi görüşümüzü ve tezlerimizi tüm topluma zorla empoze etmeye çalışıyoruz. Aslında siyaset kurumu ve yöneticiler bizim aramızdan çıkan insanlardır. Biz neysek siyasetçiler de o dur. Dolayısıyla siyasi partileri, liderleri, siyasetçileri değiştirmeye çalışmak yerine kendimizi değiştirirerek toplumsal aydınlanmaya erişebiliriz. O zaman siyaset biz oluruz, siyaset de bizden olur. Tıpkı şimdi olduğu gibi...

7 Nisan 2017 Cuma

Mış Gibi Yapıyor, Mış Gibi Yaşıyoruz

Mış Gibi Yapıyor, Mış Gibi Yaşıyoruz

"Mış gibi yapmak” ifadesini ilk olarak sn Doğan Cüceloğlu (nurlar içinde yatsın!) kullanmıştı. Kendisi bu tanımlamayı ülkemizde yapılıyor görünen ama yapılmayan işler ve uygulanıyor görünen ama ama niç uygulanmayan kurallar için kullanmıştır. Doğan bey ve kendisinin kitapları sayesinde benim de bu konuda farkındalığım arttı. Doğan bey, kitaplarında zaman zaman, mış gibi yapılmış olan kaldırımlardan, mış gibi konulmuş ancak uygulanmayan hukuki kurallardan bahseder. Ben de son zamanlarda etrafıma bakınca etrafımda yalnızca eksiklikler, sahtelikler ve mış gibi yapılan işler görüyorum. Doğan beyin söylediği gibi mış gibi yapılan kaldırımları, mış gibi yapılmış özürlü yollarını, mış gibi yapılan belediye hizmetlerini, yapıyormuş gibi yapılan göstermelik eğitimleri görüyorum. Lüks AVM lerde, üst düzey sitelerde, rezidanslarda ve gösterişli şirketlerimizin girişlerinde ilk göze çarpan mış gibi yapılan güvenlik işlerini görüyorum. Memleketimizde neredeyse bir çok şey aslında "mış" gibi yapılıyor. Aslında yapmıyor, yanlızca yapıyor görünüyoruz. Belki de "İşi bileceksin, işe gitmeyeceksin." sözü böyle bir kültürün sonucunda ortaya çıkmıştır, kim bilir. Neredyse tüm iş hayatımız mış gibi yapılan işlerle yürüyor. Her günümüz geçici çözümler, günü kurtaran uydurma hareketler ile geçiyor. Aslında bir çoğumuz görevlerimizi hakkıyla yapmıyor, çoğunlukla görevlerimizi savsaklayıp baştan savıyoruz. Trafik kurallarını, iş güvenliği kurallarını, toplumsal kuralları, etik kuralları göz ardı ediyor, görmezden ve duymazdan geliyoruz. Eğer denetleme görevini yapan insanlar işlerini mış gibi yapmayıp da, hakkını vererek iyi bir şekilde yapsalardı bir Soma maden kazası gibi işgüvenliği facialarını yaşamazdık. Eğer trafik polisleri işlerini mış gibi yaparak değil de, gerçekten hakkını vererek yapsalardı, trafik kontrollerini tam bir şekilde yapsalardı bu kadar kaza olmazdı. Her yıl on binlerce insanımız (sanki kadermiş gibi) trafikte ölmez, on binlercesi yaralanıp sakat kalmazdı. Milyarlarca dolarlık milli gelirimiz, kazalarda hurda haline gelen araçlar yüzünden heba olmazdı. Ve eğer maliye, sgk ve diğer devlet görevlileri de şirketleri ve işletmeleri denetleme işlerini mış gibi değil de, gerçekten hakkını vererek yapsalardı bu ülkede vergi kaçırılamaz, bu sayede vergi yükü sadece çalışan kesimin omuzlarında kalmazdı. Denetlemeler mış gibi yapılmasaydı, gelir adaletsizliği oluşmadığı için çok müreffeh bir ülke olurduk. Denetimler mış gibi yapılmasaydı, merdiven altı firmalar gerek çalışanların hakkını gerekse devletin vergisini gasp edemezlerdi. Eğer tarım bakanlığı ve belediyeler gerçekten işlerini mış gibi değil de gerçekten hakkıyla yapsalardı, sebze-meyve hallerini, semt pazarlarını, gıda firmalarını ve çarşıyı hakkıyla denetlerler, biz ne yediğimizden şüphe etmezdik. Sürekli olarak hormonlu, gdo’lu, kimyevi ve kanserojen katkılarla hızla üretilmiş tarım ürünleri yiyor şüphesi taşımazdık. Eğer belediyelerimiz işlerini mış gibi yapmak yerine, hakkıyla yapıyor olsalardı böyle çarpık, çirkin, plansız şehirlerde üst üste yaşıyor olmazdık. Eğer işlerini denetimlerini hakkıyla yapsalardı gökdelenlerle gecekondular yan yana olmazdı. Şehir planlamacıları ve mimarlar işlerini mış gibi yapıyor olmasalardı, bugün yaşadığımız türden bir trafik ve park sorunları olmazdı. Daha yaşanır daha yeşil şehirlerimiz olurdu. Aslında bizim ülke olarak, yasalar ve hukuk olarak bir eksiğimiz yoktur. Bizim tek sorunumuz, yasaları uygulama, kurallara uyma, insanları kurallara uydurma ve iş ahlakı konusundadır. Ancak işlerimizi mış gibi yapma alışkanlığı sadece devlet ile ilgili bir durum değildir, aksine tüm topluma sirayet etmiş bir kültürdür. Bu vurdumduymazlık kültürü toplumsal olarak genlerimize kadar işlemiştir. Anlı şanlı büyük şirketlerimiz, mühendislik ve inşaat firmalarımız, esnafımız, ticaret erbabımız, çiftçimiz, kısacası hepimiz işlerimizi mış gibi, yani yapıyormuş gibi yapıyoruz. İdealist bir yaklaşımı, neredeyse hiç bir alanda, hiç bir sektörde, hiç bir meslek grubunda göremiyoruz.

Özellikle eğer bir süre yurtdışında kaldıysanız tüm bu eksiklikler gözünüze daha çok çarpmaya başlar. Örneğin yurtdışına çıkmadıysanız taksilerin ve taksicilerin hep bizdeki gibi olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat taksi sektörünün nasıl olması gerektiğini yurtdışından özellikle de Avrupa'dan öğrenebilirsiniz. Araçların temizliği, taksicinin müşteriye davranışı, inerken binerken müşterinin bavullarını yerleştirmesi, sizi ineceğiniz noktanın yakınına yada karşısına değil de, tam önüne getirmesi gibi bir çok fark yaratan şey görebilirsiniz. Yine yurtdışındaki yerleşimi ve binaların güzelliklerini ve yüzyıllar boyu kullanılabilen sağlamlığını bizim binalarımızın çirkinliklerini ve çürüklüğünü karşılaştırınca olayın farkına varmanız kaçınılmazdır. Eğer bizim mimar ve mühendislerimiz de işlerini mış gibi yapmayıp hakkıyla yapsalardı, birçok şehrimizde bu güne kadar meydana gelen depremlerden sonra yaşadığımız binaların yerle bir olmasından dolayı yaşadığımız acıları yaşamaz, ahlar vahlar etmezdik. En küçük depremde çöküveren binalarımızın tüm suçu ve günahı denetleme yapmayan devlet görevlilerinde ve mühendislerde değildir. Elbette müteahhitlerimizi de unutmamak gerekir. Eğer işinin üçkağıdına kaçmadan, malzemeden çalmadan işlerini hakkıyla yapan müteahhitlerimiz olsaydı,  depremlerde bu derece yıkımlar ve büyük trajediler yaşamak zorunda kalmazdık.

Peki, sanatçılarımız, sporcularımız, entelektüellerimiz, akademisyenlerimiz işlerini mış gibi mi yoksa hakkıyla mı yapmaktalar? Pek öyle görünmüyor! Maalesef ülke olarak, yaptığımız hiç bir işte iyi değiliz. Ülke olarak hiçbir meslek dalında amatörlükten kurtulamıyoruz. Bir türlü yaptığımız işlerde uzmanlaşmayı başaramıyoruz. Çünkü bizde her alanda fazla sirkülasyon olup, içimizde idealizm olmadığı için yaptığımız her iş yetersiz düzeyde kalıyor. Bu yüzden dünyada en iyisi olduğumuz hiç bir meslek yoktur. Ben çok düşündüm ama hiç bir şey bulamadım. Sadece mesleklerde ve zanaatlerde  değil, tarımda da iyi değiliz. Sporda olmadığımız gibi, sanatta ve akademik çalışmalarda da neredeyse hiç yokuz. Üniversitelerimizde her türlü imkan olmasına rağmen, adeta akademisyen ordusuna sahip olmamıza rağmen, bilimsel bir buluş veya teknolojik bir yeniliğe imza atamıyoruz. Eğer sahip olduğumuz tüm üniversitelerdeki akademisyen ordusu işlerini mış gibi yapmak yerine hakkıyla yapsalardı üniversitelerimizin seviyesi bu kadar yerlerde olur muydu? Eğer işler mış gibi yapılıyor olmasaydı onlarca, yüzlerce, binlerce yeni buluş, patent, teori gibi akademik başarılara sahip olmaz mıydık? Her yıl binlerce doktoralı masterlı akademisyenlerimiz mevcut sayının üstüne ilave geliyor. Ama ciddi bir bilimsel araştırma yada bilimsel çalışma yada teknolojik bir buluş göze çarpmıyor. Çünkü, bilimsel olması gereken akademik çalışmaların çoğunluğu yine mış gibi yapılıyor. Doktora ve master faaliyetlerinin çoğu sırf o ünvanları elde edebilmek için yapılıyor. Sırf bir şeyler yapıyor görünmek için yapılıyor. Maalesef bir çok bilimsel araştırma Google'dan bulunup “kopyala biraz değiştir ve yapıştır” ile yapılıyor. Eğer işlerini mış gibi yapmak yerine hakkıyla yapan sporculara sahip olsaydık futbolda, basketbolda, amatör dallarda başarıdan başarıya koşmaz mıydık? Eğer öyle olsaydı olimpiyatlarda altın madalya ve başarı sıralamasında son sıralarda olmak yerine başı çeken ülkelerden biri olmaz mıydık? Futbol ve basketbolda Avrupa ve dünya kupalarında başarıdan başarıya koşmaz mıydık? Çünkü artık ülke olarak elimizde her türlü imkan var. Paraysa para, tesis ise tesis, imkan ise imkan her şey var. Ama başarı bir türlü gelmiyor. Ama bu değer yargıları ve böylesi bir kültürle başarı asla gelmez!

Peki kurallara uymayışımızın, kuralları uygulamayışımızın, denetimlerin takipçisi olamayışımızın, işlerimizde bir türlü profesyonelleşemememizin nedenleri nelerdir? Benim bulabildiğim; içimizde idealizmin bir değer olarak yer almaması ve genlerimizdeki dıştan gelen hiçbir kuralı içselleştiremeyen, özgür ve yarı vahşi bir kültüre sahip olmamızdır. Maalesef kültür ve toplumsal değerler eğitimle öğretimle değiştirilemez. Bir kültürün ve değer algılarının değişmesi çok zor bir şeydir. Böylesi büyül bir değişim derin bireysel farkındalıklardan sonra kendimizi ve olaylara bakışımızı değiştirip, yetiştirdiğimiz çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmek ile mümkün olabilir. Bireylerin çoğunluğunun bilinçli bir çaba ile kendini değiştirebilmesi sonrasında  büyük toplumsal değişiklikler olabilir. Bu süreç ise asırlar alacak kadar uzun bir zaman diliminde gerçekleşebilir. Belki şimdilerde hepimiz için en iyisi kendi kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Ne kadar kırılgan varlıklarız!

Her şey nasıl da soluyor gidiyor!
Evimizde, iş yerimizde, arabamızda bakmadığımız bir köşede hemen tozlanma, örümceklenme, paslanma ve çürüme başlıyor. Entropi ve onun görünürdeki veçhesi zaman o kadar güçlü bir olgu ki, etkilerinden kaçmak imkansız. Biz ise nafile bir caba ile zamana ve entropiye direnmeye çalışıyoruz! Temizliyoruz, siliyoruz, parlatıyoruz, yeniliyoruz... Eşyalarımızı, arabalarımızı, evlerimizi, kıyafetlerimizi yenileyerek zamana karşı koyduğumuza dair içimizde bir yanılsama var. Zamana direnmeye çalışırken farkında olmayarak aslında kendimiz eskiyip, yaşlanarak çürüyüp yok oluşa doğru gidiyoruz. Tüm yaşamımız da aynı şekilde kırılganlıklar içeriyor. En güçlü olduğumuzu sandığımız bir anda aslında dağılmaya, parçalanmaya, hasara ve yıkıma yakınlaşıyoruz!
Benzer bir durumu insan vücudunda ve sağlık durumunda gözlemleyebiliyor. İnsan vücudu muhteşem bir biyolojik makine. Ve bu makine de eskiyor, teklemeye başlıyor hatta bazen stop ediyor. 30 lu yaşlardan sonra insan bu durumu idrak etmeye başlıyor. Eskiden yapabildiği şeyleri yapamamaya, zorlanmaya, çabucak yorulmaya ve kendini daha güçsüz hissetmeye başlıyor. Genetiğinden gelen hastalıklar ile yaşa bağlı metabolizma yavaşlaması ve yıpranma belirtileri olan; şeker, kalp, tansiyon, işitme ve görme kayıpları, saçlarda ve sakallarda beyazlama, yorgunluk, mide sorunları, bel fıtığı, kemik erimesi gibi iskelet sorunları menopoz ve andropoz gibi realiteler bir bir ortaya çıkıp kendini belli etmeye başlıyor. Elbette niyetim, bu duruma bir dram yüklemek değil. Sadece, olanı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Hayatı olduğu gibi, acısı ve tatlısı ile, iyisi ve kötüsü ile. Marcus Aurelius bu konuda "*Sağlıklı bir göz, görülebilen her şeyi görebilmelidir. "Yalnızca iyi olan şeyleri görmek istiyorum" diyemez. Çünkü bu ancak hastalıklı bir gözün durumudur. Sağlıklı bir kulak ve sağlıklı bir burun, işitilebilecek ve koklanabilecek herşeyi algılamalıdır." der.
Bazen bütün hırslarımızla hayata sarılıyoruz. Büyük, güçlü, gösterişli, saygın gelecek hayalleri kuruyoruz. Kendimizi sadece işlere, kazançlarımıza ve hedeflerimize odaklayarak; yakınımızda, burnumuzun dibindeki gerçekleşenleri fark edemiyoruz. Çoğu zaman bize selam veren insanları bile görmüyoruz. Etrafımızdaki çiçeği böceği görmediğimiz gibi çok yakınımızda olan olayları, konuşulanları duymuyoruz. Kafamız sürekli bir şeylerle meşgul. An'ı yaşamak bir yana, kendimizi tamamen otomatik pilota bağlamış doludizgin gidiyoruz. Kendimizi hayatın stresi ve koşturmasına öyle bir kaptırıyoruz ki yıllar biz farkına bile varmadan akıp gitmiş oluyor. Bazen kafaya takmaya hiç gerek olmayan şeylere endişelenerek, kafamızı takıyoruz. İnsanların hakkımızda ne düşündüğüne kafa yorarak vaktimizi boşu boşuna öldürüyoruz. Bizi sevmeyen insanlara kendimizi kabul ettirmeye çalışırken, bizi seven insanları ise ihmal ediyoruz. Sonunda tam hayatımızı düzene koymuşken hayatımızın geçip gittiğinin farkına varıyoruz. Ya büyük bir hastalığın pençesine düşüyoruz, veya aniden ölüverip çekip gidiyoruz bu hayattan. Gebze'de dıştan iyi ve pek hallice görünen bir aile apartmanın üstünde şu yazıyı görmüştüm: "Sac düzene girdi kalmadı hamur, ev düzene girdi kalmadı ömür!" Muhtemelen yılların emeği ile yaptırdığı anlaşılan bir aile apartmanı idi. Apartmanın sahibi, büyük bir hırsla veya şevk ile yılların sonunda evini istediği hale getirebilmiş, içinde belki çocukları ve torunları ile yaşayacağı mutlu bir gelecek hayali kurmuştu. Hayalindeki evini yapma ve evini güzelleştirme uğrunda yıllarını ve emeğini vermişti. Fakat o sözler, her şeyi düzene koyduğu ve artık yaşamaya başlayabileceğini sandığı anda hayatının bittiğini hüzünle fark etmiş bir Türk babasının hissettikleri idi. Kendimizi zenginliğe, güce, prestije, mal biriktirmeye, iş stresine, dünya keyiflerine ve heveslerine o kadar kaptırıyoruz ki! Büyük bir hastalık yaşadığımızda, bir yakınımızı kaybettiğimizde yada ölümün bizzat kendisi gelip kapımızı çaldığında bu kırılganlığımızın farkına varıyoruz. Hayatın bu kırılganlığını ve aslında bıçak sırtı olan hayatımızı sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hırsla, kavgayla, mal biriktirmekle geçirirken anlamıyoruz. Ölümün her an yakınımızda olduğu gerçeğinden öte, aslında yaşadığımız her günün bir mucize olduğunu görmüyoruz. Yaşamamız o denli büyük bir mucize ki, biyolojik yaşam parametrelerimizin çokluğunu ve kırılganlığını düşünürseniz bunu görebilirsiniz. 
Bu konuyu, çok sevdiğim şarkıcı Sting'in çok sevdiğim "Kırılgan" (Ne kadar kırılganız bizler) şarkısının sözleri ile tamamlamak istiyorum.


Fragile - Kırılgan
If blood will flow when fresh and steel are one. (Kan çelik ve hava birleşince akacaksa.)
Drying in the colour of the evening sun. (Ve kuruyacaksa akşam güneşinde.)
Tomorrow's rain will wash the stains away. (Yarın yağmur yıkayacaktır tüm lekeleri.)
But something in our minds will always stay. (Ama aklımızdaki birşey çıkmayacak.)
Perhaps this final act was meant. (Belki de bu son sahne.)
To clinch a lifetimes argument. ( Yaşam boyu süren tartışmayı perçinlemek içindir. )
That nothing comes from violence and nothing ever could. (Şiddet hiçbirşey kazandırmayacak ve kazandırmadı.)
For all those born beneath an angry star. (Öfkeli bir yıldızın altında doğan biz insanlar.)
Lest we forget how fragile we are. (Ne denli kırılgan olduğumuzu unutmayalım diye.)
On and on the rain will fall. (Durmadan yağar yağmur.)
Like tears from a star like tears from a star. (Bir yıldızın göz yaşları gibi.)
On and on the rain will say. (Ve durmadan söyler.)
How fragile we are how fragile we are. (Ne kadar kırılganız bizler, ne kadar kırılganız bizler.)
On and on the rain will fall. (Durmadan yağar yağmur.)
Like tears from a star like tears from a star. (Bir yıldızın göz yaşları gibi.)
On and on the rain will say. (Ve durmadan söyler.)
How fragile we are how fragile we are. (Ne kadar kırılganız bizler, ne kadar kırılganız bizler.)
How fragile we are how fragile we are. (Ne kadar kırılganız bizler, ne kadar kırılganız bizler.)

18 Mart 2017 Cumartesi

Sinemaseverlik & Hollywood vs Yeşilçam (Marslı, Batman vs Superman ve Starwars Komedyaları)

Hiç sinema insanı olmadım, olamadım. İzlediğim her kötü filmden sonra sinemadan biraz daha soğudum. Hep gitmeyi düşündüğüm filmlerin basit, saçma, kötü film çıkmasından korktuğum için hep aynı tedirginliği yaşadım. "Ya olursa, ya bu film de kötü çıkarsa...Ya bu filmi de izlediğime pişman olursam!" diye düşünüp, çoğunlukla filme gitmekten vaz geçmişimdir. Ancak sinemasever olan, tüm yeni çıkan filmleri izleyen, sinema literatürünü bilen insanlara ve arkadaşlarıma da çok saygı duyuyorum.  Sinemaseverlik çok saygı duyulması gereken bir iştir. Çünkü iyi bir sinemasever olabilmek için yapılan filmler içinde oranları çok düşük olan kaliteli ve baş yapıt filmleri izlemek için, onlarca, hatta yüzlerce vasat film izlenmesi gerekiyor. Onlarca, yüzlerce insan hayal gücüne ihanet eden, estetiğe ve sanata aykırı kötü film izlemek gerekiyor. Onlarca saçma, hızlıca kurgulanmış, üstünde yeterince çalışılmadan, sadece ticari kaygı ile yapılmış, hızlıca tüketime ve gösterime sunulmuş film izlemek gerekiyor. Bu kötü his, yüksek beklentilerle okunan ancak bekleneni veremeyen bir kitap bitirildikten sonra hissedilen his gibi değildir. İçimde her kötü film izledikten sonra oluşan his, yemekten sonra hissedilen pişmanlık ve öfke gibidir. Keşke yemeseydim pişmanlığı yanında, hazmedene kadar o yemeği taşımak zorunda olmanın öfkesi, ve yenebilecek güzel bir yiyeceğin getireceği güzel hisleri ve mutluluğu getirene dek, o kötü hislerle yaşamak zorunda olmanın dayanılmaz ıstırabı ve öfkesine benzetiyorum hep. En azından benim için öyle. Kötü filmlerden sonra da aynı duyguları yaşarım ben. Halbuki iyi sinemaseverler, bu duyguları sineye çekip, yılmadan, usanmadan izlemeye devam ederlerken, bir yandan da kendilerini kandırmayı becerebilen insanlardır.
"- Tamam, film saçmaydı, ama şu sahnesi  çok güzeldi. " Veya
"- Tamam, filmin animasyonları veya kurgusu çok berbattı, ama filmin oyuncu kadrosu da çok sağlamdı" gibi bir teselliyi sık sık kendilerine telkin edip izlemelerine devam edebilmeleridir. Yani sinemaseverler çok şeyi hak ediyorlar.
Evet bir sinemasever arkadaşımın verdiği öneriden sonra izlediğim" Marslı ve Starwars" filmlerinden sonra aynı hisleri yaşadım. Pişmanlık ve kendime karşı öfke. Aslında Interstaller filminden sonra herhangi bir uzay filmi izlemem zaten benim hatamdı. Interstaller filmin akıl sınırlarını zorlayan kuantum fiziği ile bu kadar örtüşmesi, senaryosu, üstünde çok çalışılmış görsel teknikleri, çok yetenekli oyuncu kadrosu ve müthiş yetenek Hans Zimmer müzikleri ile filmin görsel, işitsel, düşünsel şölene dönüşmesi bir zirve idi. Bir uzay filminin bu noktaya ulaşmasından sonra, elbette çok uzun bir süre uzay filmi seyretmemem gerekiyordu. Evet bu kaçınılmazdı. Evet, izleyeceğim filmlerin, " Gora, bir uzay filmi" sloganına ( evet bu show yada tiyatro değil, aslında bu bir uzay filmidir demek istiyor muzipçe) ihtiyaç duyması gibi tüm uzay filmlerine şüpheyle bakıp hayal kırıklığı yaşamam kaçınılmazdı. Burada "Amerikan sineması, sana sesleniyorum. Yıllarca uzaylıları bize kötü gösterdin. Halbuki uzaylı da olsa, insan insandır" diyen Arif'i analım. Evet, izlediğim Marslı ve Starwars filmleri en fazla Gora kadar bir uzay filmi idi. Evet biraz acımasız olacak, ancak Özellikle Starwars ancak dünyayı kurtaran adam kadar bilimsellik, yapım ve görsellik taşıyordu. Elbette Starwars hayranları buna kızabilir. Çünkü biliyorum ki Starwars'un da bir felsefesi vardı. Bir Cedaylık felsefesi var. Her ne kadar Ceday lık felsefesi de, tıpkı Gora'da Arif'in Amerikan sinemasına seslenerek;
"- yıllarca bize uzaylıları kötü gösterdin. Halbuki, uzaylı da olsa insan insandır" demesi gibi, "Bir Ceday'da olsa, insan insandır" a çıkıyor aslında. Milyonlarca dolarlık bütçe çok ünlü bir oyuncu kadrosuna rağmen, serinin son filmi bir zorlama olmuş gibi geldi bana. Sanki tamamen maddi kaygılarla senaryonun zorlandığı, filmin serisinin getirilmesi için sanat, özgünlük, estetik, tutarlılıktan taviz verildiği bir yapım olmuş. Sanırım yapımcısı, senaristi, oyuncularının"evet, son kez, bir defa daha yerse" mantığı ile bir araya geldikleri bir filmdi. Tıpkı son Terminatör filmi gibi. Bu seri filmlerin, o serilere ve felsefeye gönül vermiş, ellerinde oyuncak ışın kılıçları ile sinema salonlarına koşan sadık izleyici ve okurları söğüşlemek için yapılmış bir yapım olarak geldi bana. Tabi ki insanlarda ne gibi hisler uyandı bilmiyorum; ancak bende, tıpkı çok güzel yemek sofrasında, yemeğin son kısmının kötü olması veya çok güzel bir yemeğin üstüne kötü bir tatlı veya kahve içilmesinin getirdiği o berbat his gibi bir durum oluştu. Filmi izledikten sonra düşündüm ki; o zaman biz Yeşilçam'ı yıllarca neden eleştirdik? O oyuncuları, yapımları, birbirini tekrar eden senaryoları neden acımasızca ve hoyratça yerden yere vurduk? Neden tarih filmlerinde oyunculardan birinin bileğinde Seiko saat görünmesini bu kadar abarttık? Neden oyuncularla, replikleri ile ölümüne dalga geçip, adeta yüzlerine tükürdük? Neden "nayır nolamaz" repliklerini adeta dilimize doladı? Neden filmde kazalardan sonra kör olan esas oğlan veya esas kızın duygularını, bir türlü kavuşamayan aşıkların aşklarını ti ye aldık? Adeta daha ölmeden tüm sektörü mezara gömdük! Salt, körü körüne Hollywood'a hayran olduk. Onların süper kahramanlarına gönül verdik. Kendimizi adeta bir Amerikalı kadar Amerikalı hissettik. Adeta dünyanın merkezi olarak Amerika'yı gördük. Sanki uzaylılar dünyayı işgal edince  dünyamızı filmlerdeki gibi Amerika ve onun başkanının liderliğinde savunmaya razı olduk! Aslında Hollywood'un kahramanlarının da bizim kahramanlarımızdan bir farkları yoktu! Onlar da duygusal, onlarda ana kuzusu id!. Bakınız Süpermen vs Batman filmi. Yine büyük beklentilerle izlediğim bu film de, bende yarattığı hayal kırıklığının yanında, beni sinemadan biraz daha soğuttu.
Filmin ana felsefesi; bazı süper kahramanların (bu filmde Süpermen'in) gücü eline aldıktan sonra kötüleşmeye başlaması fikri bende ilk başta çok orijinal bir fikir olarak göründü. Filmin mükemmel lansmanı ve reklam kampanyası ile desteklenmesi, bende oldukça iyi bir yapım olduğu izlenimi uyandırmıştı. Fakat kurgu, senaryo ve tutarlılık seviyesi neredeyse fiyasko idi. Özellikle bazı sahnelerdeki basitliği Yeşilçam yapsa, filmi yerin dibine sokardık. "Adaletin Şafağı" Süpermen'i öldürmeye kararlı olan Batman, annelerinin isimleri aynı olduğu için Süpermen'i affeder. Hatta onun annesini kötü adamların elinden kurtarır. Annesi Marta'yı kurtarırken, "ben Klark ın arkadaşıyım" der. Süpermen in annesi de;
"-Biliyorum, pelerininden tanıdım" der. Bu replikler ne kadar masum ve ne kadar bizden değil mi? Ama bunu Yeşilçam yapsa, hepimiz güler aşağılarız, yerin dibine sokar, sıfatlarına tükürürüz. Ayrıca filmdeki onlarca mantık hatası ve saçmalığı saymıyorum bile... 
Ben bu konuda kendimizi dışarıya karşı fazla özentili ve toleranslı olup, kendi değerlerimizden aynı toleransı ve taktiri esirgediğimizi düşünüyorum. Kendi sporcularımıza, kendi sanatçılarımıza ve insanımıza karşı hoyratça eleştirel ve küçümseyici iken, yabancı sanatçı, film, yapım ve sporculara karşı ise aşırı hoşgörülü olup hayranlık besleyen bir toplum olmamıza bağlıyorum. Batman vs Superman filmi konusundaki fikrimi tekrarlamam gerekirse, kötülerin de yabana atılmayacak bir felsefesi olabileceğini ortaya koyan bir önceki Batman filmi "Dark Knight" ın yanından bile geçemeyecek seviyede kötü idi.

5 Mart 2017 Pazar

Artık Süper kahramanlara İhtiyaç Yok

Süper kahramanları biz çok sevdik, onlara gönül verdik. Dünyayı kötülüklerden ancak onların kurtarabileceği fikrine inandık. Ah o Amerikan sineması yok mu! Bize süper kahramanları o sevdirdi ve onların hep iyi olacağına inandırdı! Süper kahramanları insanlığı, toplumu ve ülkeyi kötülüklerden kurtaracak yegane varlıklar olarak gösterdi. İşte bu yüzden Amerika'da süper kahramanların kılığına girerek geceleri sokaklara çıkıp, rastladığı kötü insanlar ve suçlularla mücadele ederek kendini süper kahraman zanneden insanlar türemeye başladı. Bu olaylar, insanların süper kahramanları ne derece sevdiklerinin ve benimsediklerinin bir kanıtıdır. Süper kahramanlar deyince; Batman, Süpermen, Örümcek Adam, Demir Adam gibi kahramanlar ilk akla gelenlerdir. Bunun yanında Tommiks, Zagor, Mandrake Kızıl Maske gibi arka planda kalmış süper kahramanlar da mevcuttur. Hollywood süper kahramanların hikayelerinin artık tamamen tüketmiş olsa gerek,"The Batman vs Superman" filmi ile birlikte süper kahramanları birbirine vurdurtmaya başladı. Filmin ana felsefesi; bazı süper kahramanların (bu filmde Süpermen'in) gücü eline aldıktan sonra kötüleşmeye başlaması idi. Zaten Yin Yang felsefesi de bunu söylemiyor muydu; "Her iyinin içinde kötülük, her kötünün içinde de iyilik vardır. Ve hiçbir iyi, sonsuza kadar iyi kalamaz." diye?

Bizler de toplum olarak süper kahramanları çok severiz. Toplum olarak zorda kaldığımızda hep süper kahramanlara öykünürüz. Haksızlıklara karşı efsane gibi dillendirdiğimiz Köroğlu karakteri ve baskıcı rejime ve ağalığa karşı mücadele ederek efsaneleşen İnce Memed gibi eşkıya kahramanlar böyle çıkmışlardır. Aynı şekilde devletimizde, toplumumuzda, partilerimizde ve kurumlarımızda sürekli olarak bir “Süper Kahraman” kurtarıcı beklentimiz vardır. Devletimizin başına geçecek üstün yaratılışlı, yetenekli, zeki, vizyoner, vatansever bir liderler bekleriz. Ömrümüz ülkeyi fakirlikten ve ezilmişlikten kurtaracak, yurtiçi ve yurtdışı politikalarını hakkıyla uygulayabilecek, çalmayacak, çırpmayacak, ülkenin kaynaklarını eş-dost ve yakınlarına peşkeş çekmeyecek, ilkeli ve ahlaklı insanüstü kahramanlar bekleyerek geçer. Ömrümüz merkez sağı toparlayacak, ülkenin hak ettiği hızlı kalkınmayı ve zenginleşmeyi sağlayabilecek olağanüstü bir lider, bir süper kahraman bekleyerek geçer. Eş dost ve arkadaş sohbetlerinde hep, "noolacak bu ülkenin hali! konusu ile CHP'yi ve ülkeyi kimin kurtarabileceği" konusu konuşulur, ömrümüz sol'u ve CHP'yi içinde olduğu sıkıntılı durumdan silkindirip kurtaracak bir Süper Kahraman bekleyerek geçer. Yakın bir geçmişte AnaSol+M hükümeti ülkenin ekonomisini yönetemeyip büyük bir mali krize sebep olduğunda, bir kurtarıcı süper kahraman olarak Dünya Bankasından Kemal Derviş getirilerek maliye bakanı yapılmıştı. Hatta Kemal Derviş'in ülkemiz maliyesi ile birlikte CHP'yi de kurtarabileceği uzun müddet konuşulmuştu. Aynı şekilde MHP'yi statükodan kurtaracak, oylarını yükselterek iktidar alternatifi oluşturabilecek, daha ilerisi tarihte hiçbir zaman olmamış olan Türk birliğini gerçekleştirebilecek olağanüstü Süper Kahraman bir lider, bir reis beklentisi vardır. Tuttuğumuz takımımızı düştüğü kötü durumdan kurtaracak, hem ekonomik hem de futbol olarak klübümüzü başarıdan başarıya koşturacak insanüstü başkana, teknik direktöre veya golcüye ihtiyacımız vardır. İslam devletlerini toparlayacak, tüm Müslümanları birleştirerek İslam'ı hak ettiği yerlere çıkaracak Süper Kahraman bir dini lider beklentimiz vardır. Daha ilerisi; bazı mütedeyyin kesimlerde Allah inancı olan tüm dinleri İslam çatısı altında birleştirecek bir kurtarıcı, bir Mehdi beklentisi vardır. Farkında mısınız; sürekli bir kahraman ve kurtarıcı beklentimiz var? Adeta her alanda birer Süper kahraman beklentimiz var. Hepimiz bir kurtarıcı, bir kahraman, bir insanüstü yetenek, adil bir lider yani, bir süper kahraman çıksın da, ülkeyi, ekonomiyi, partimizi takımımızı kurtarsın diye belkiyoruz. Bir haksızlığa uğradığımızda hukuk sistemine güvenmek yerine suçluyu cezalandıracak hakkıyla racon kesecek bir reis bekleriz. Fakat toplumun tüm kesimleri olarak birleşerek, iyi ve çalışan bir hukuk sistemi inşa etmek aklımıza gelmez. Politik, hukuki ve yönetimsel olarak işleyen bir organizasyon kurmak nedense aklımıza gelmez. Hep birisi çıkıp hakkımızı versin isteriz. Ancak hakkımız için mücadele etmek, birlik olmak, hakkımız için savaşmak aklımıza gelmez. Çünkü, parçalı bir toplumsal yapıda birbirimize asla güvenmeyiz. Ancak birbirimize güvenip bir araya gelemediğimiz sürece asla gelişmiş, ileri bir toplum olamayacağız. Çünkü kişilere, insanlara, liderlere, reislere, başkanlara, süper kahramanlara dayalı sistemler eninde sonunda yozlaşmaya ve bozulmaya mahkumdur. Çünkü tek bir insana bağlı olan sistemler lidere, yani süper kahramanın yönetimsel yeteneklerine bağlıdır. Belli bir zaman sonra rehavet ve zafiyet başlar. O başarılı lider gidince, yada ülkeye hakimiyeti azalınca sistem çöker. Sonrasında tüm kazanımlar kaybedilir ve geriye gidiş başlar. Bu yüzden kişilere bağlı olan sistemler çok kırılgandır. Ülkemiz tarihi, bunun canlı örnekleri ile doludur. Bu gerçeği görebilmek için Atatürk dönemi ve sonrasına bakmak yeterlidir.

Dolayısıyla artık kişileri, liderleri, reisleri, başkanları, yani süper kahramanları savunmak yerine sistemi savunalım. İşleyen, adil, hesap verebilir, katılımcı bir siyasi sistem kurmaya çalışalım. Tıpkı Avrupa ve ileri demokrasi ülkelerinde olduğu gibi, başarısız liderler ve partiler kolayca gidebilsin. Partiler ve liderler halkın güveni suistimal etmesin, edemesinler ve hesap verebilsinler. Tıpkı bir zamanlar Belçika'da 3 yıla yakın bir süre partiler aralarında anlaşıp koalisyon hükümeti kuramadıkları halde, devletin işleyişinin hiç bir şekilde sekteye uğramadan tıkır tıkır işlemesi gibi, bizim de işleyen bir sistemimiz olsun. Siyasi partiler üzerinde halkın son söz söyleme hakkı olsun. Haklarımızın bilincinde olalım, ve haklarımızı birlik olarak alalım. Yönetim olarak da esas yetkinin halkta olduğunu, bizleri yönetenlerin yalnızca biz onlara izin verdiğimiz için orada olduklarını, istersek onları denetleyeceğimizi, istersek onları değiştirebileceğimizi politikacılara hissettirelim. Bunun yanında bizler halk olarak, bizi yöneten partilerin diktatörce yönetilmesine de karşı çıkalım. Çünkü, ironik ama siyasi partilerimizin hiçbirinin içinde demokrasi yoktur. Partilerimizin hiç birinde muhalif ve farklı seslere yer yoktur. Her şey parti liderlerinin iki dudağı arasındadır. Kendi partimiz dahi olsa, adil yönetilmiyorsa, bu duruma karşı çıkmalıyız. İşte bu ilkesel bir duruştur. Siyasi partilerin yanında ülkemizdeki tüm sivil toplum örgütlerinin işleyişinde de çarpıklıklar vardır. En basitinden futbol klüpleri, sendikalar ve esnaf odaları yönetimleri dahil tüm kurumlarımız birilerinin rant kapısı olmuştur. Sivil toplum örgütü liderleri de, parti liderrleri gibi delegeleri ve seçmenleri kendilerine bağlayıp koltuklarını ölene kadar garanti altına almışlardır. Ama artık ülkemizde ve dünyada süper kahramanlara ihtiyaç yok. Sadece gerçek anlamda bir kurumsallaşmaya ve işleyen bir sistemlere ihtiyaç var. Devlette, sivil toplum örgütlerinde ve hatta özel sektör kurumlarında… Kahraman ve kurtarıcı olmak isteyenlerden tek istediğimiz; "Gölge etmesinler yeter!"

Evet, tüm duyguları ve değerleri tüketen Hollywood, artık süper kahramanları da tüketmeye karar vermiş. Süper kahramanlardan birini kötü yaparak, adeta o kahramanı bozuk para gibi harcamış. Artık iyilerin dostu yetim, dul ve muhtaçların bacanağı, kötülerin düşmanı (ha, o bizim süper kahramanımız Gazman'ın sloganı idi, pardon) süper kahraman "Süpermen"i adeta tribünlere oynayan, aferim ve alkış bekleyen budala birine dönüştürmüş. Neyse ki filmin sonlarına doğru her iki süper kahraman, Batman ve Süpermen ortak ve iyi bir amaç için iş birliği yaptılar da durumu kurtardılar. Yoksa maazallah, iki süper kahramanın birbirine kırdırılacaktı. Neyse ki böyle dramatik bir son görmedik. Ancak yine de bu filmden çıkarılacak hisse: süper kahramanların da kötüleşebilecekleri, süper kahramanların da küçük hesaplar yapabilecekleridir. Özellikle tüm güçleri kendi üstünde toplayan süper kahramanların nasıl davranacaklarını kestirilememesidir. Süper kahraman olmuş liderlerin toplum ve insanlar tarafından kontrolünün mümkün olmamasıdır. O yüzden artık süper kahramanları savunmayı bırakmalı, işleyen sistemler kurmaya çalışmalıyız. Artık sorgulamadan süper kahramanların peşinden gitmek yerine sistem mücadelesi vermeliyiz. Artık sen-ben, sağcı-solcu, ilerici-gerici itişmesi ve kavgasını bırakmalı, tüm toplum kesimleri olarak asgari müştereklerde buluşmalıyız. Artık, birbirimizin hakkını savunmadığımız sürece, kendi haklarımızın garanti altında olmadığını görebilmeliyiz. Film konusundaki fikrimi sorarsanız; kötülerin de yabana atılmayacak bir felsefesi olabileceğini ortaya koyan bir önceki Batman filmi "Dark Knight"ın yanından bile geçemeyecek seviyede kötü idi.

5 Şubat 2017 Pazar

Marcus Aurelius "Düşünceler"den

Bir felsefe blogu yapma iddasıyla ortaya çıkan "gafil ben", bu haftaki yazımı Marcus Aurelius'a ayırmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Kendisini, fikirlerini, derin felsefesini ve sahip olduğu yüce ahlakı naçizane elimden geldiğince tanıtmaya çalışacağım.
 "Tanrım, bana değiştiremeyeceklerim karşısında sabır, değiştirebileceklerim karşısında güç ve cesaret, bu ikisini ayırmak için ise bilgelik ver!" sözlerinin sahibi Marcus Aurelius Antoninus Augustus (26 Nisan 121 – 17 Mart 180) 161 - 180 yılları arası Roma İmparatoru. 96 - 180 yılları arasında görev yapan "Beş İyi İmparator"dan sonuncusudur. Aynı zamanda en önemli Stoacı filozoflardan biri olarak kabul edilir. Marcus Aurelius zamanında Roma imparatorluğu henüz Hristiyanlık dinini kabul etmemiş olup çok tanrılı Pagan dini hüküm sürmekteydi. Ancak Stoacı filozoflar, en başında da Marcus Aurelius; mantık, düşünce ve felsefe yoluyla; kader, erdem, ilkeli bir yaşam, ahlak, iyilik...vb konularında bizim de inandığımız Hristiyanlık ve Müslümanlık inançlarındaki inanca çok yakın bir inanç sistemini bulmuşlar ve bunu tevekkülle kabul edip hayatlarına yansıtmışlardı. Marcus Aurelius, felsefesi ve düşünce sistemi, yazmış olduğu tek kitabı olan "Meditations" (Düşünceler) ile günümüze kadar ulaşmış, felsefe ve fikir dünyasında çığır açmıştır. Marcus Aurelius, "Düşünceler" de yaşam, hayatın anlamı, erdem, iyilik, mutluluk, an'ı yaşamak ve ahlak üstüne muhteşem tespitlerde bulunmuş ve tespitleri ilkeli yaşamının en temel öğeleri yapmıştır. Marcus Aurelius göstermiştir ki, hayatın anlamı, erdem, iyilik, mutluluk, an'ı yaşamak ve ahlak, insanın özünde bulunan evrensel değerlerdir. Herhangi bir dinin insanları zorlaması gerekmez. Yeter ki insan arasın, düşünsün ve istesin. Marcus Aurelius, ilkesel yaşamı ile yönettiği Roma İmparatorluğuna örnek olarak, yaşadığı çağları da aşarak günümüze kadar ulaşabilmiştir. Çok kudretli bir İmparator olmasına rağmen, en büyük isteği; küçük bir köyde inziva hayatı yaşamak olmuştur. "Herşey hızla yok oldu, unutuldu ve efsaneye dönüştü. Tabi bu eskiden ünlü olanlar için geçerli. Diğerleri ölür ölmez unutulmuşlardır. O halde sonsuza dek hatırlanma da neyin nesi? Kibirden başka bir şey değil." diyebilecek kadar alçak gönüllü olan bu kudretli İmparator ve filozof, yazdığı tek eseri "Düşünceler" ile ironik olarak felsefe, edebiyat  ve  bilim tarihine geçerek ölümsüzleşmiştir. İşte benim kendim adıma çok yaratıcı ve ufuk açıcı bulduğum muhteşem Marcus Aurelius felsefesinden bazı bölümleri, çağları aşıp gelen o meşhur kitabından bazı kesitleri, evrene ve doğaya dair, kadere ve mutluluğa dair, hayata, ve ölüme dair, insana ve erdeme dair ölümsüz sözlerini sizler için derledim. Umarım sizler de beğenirsiniz.

Yaşam & Ölüm
*Sabah uyandığında, ne kadar değerli ve ayrıcalıklı bir varlık olduğunu düşün. Nefes almak, düşünebilmek, tadına varmak ve sevmek için.

*Herşey hızla yok oldu, unutuldu ve efsaneye dönüştü. Tabi bu eskiden ünlü olanlar için geçerli. Diğerleri ölür ölmez unutulmuşlardır. O halde sonsuza dek hatırlanma da neyin nesi? Kibirden başka bir şey değil. Peki biz neye dikkat etmeliyiz? Doğru düşünmeye, kamu yararına, yalan söylememeye, herşeyin belli bir kaynaktan geldiğine inandığımız bir akla, ve yaptıklarımızın topluma yarar getirmesine dikkat etmeliyiz.

*Bir adamın korkması gereken ölüm değil, yaşamaya asla başlayamamasıdır.

*Kayıp ve ölüm, değişimden başka bir şey değildir. Ölüm, doğum gibi doğanın bir sırrıdır. Ölümü hor görme, hoş karşıla. Çünkü doğanın herşeyden çok sevdiği sevinci ve zevkidir o.

*Ölüm, sadece bizi arzularımızın kuklası olmaktan, zihnimizin kaprislerinden ve etimizin hizmetçisi olmaktan ayırır.

*Her birimizin yalnızca şimdiki zamanda, bu kısacık anda yaşadığını unutma. Geri kalan günlerimiz ya çoktan geçip gitmiştir ya da bilinmeyen gelecektedir. Dolayısıyla her birimizin yaşamı kısadır.
*Tarihe geri dön ve bir bak! Yükselen ve batan imparatorlukları gördüğünde, geleceği de görebilirsin.

*Ya bu dünyada yaşamayı sürdürürsün, ki buna artık alıştın. Ya da onun dışına çıkarsın ve bunu kendi isteğinle yaparsın; ya da ölürsün. Böylece işlevin sona erer. Bunun dışında başka seçenek yok. Öyleyse, yürekli ol!

*İşini, harcadığın çaba seni mutsuz kılıyormuş gibi, ya da acınma, yahut takdir beklediğin için değil, istediğin için yap. Kendini yapman gereken şeye ver ya da ortak yararın gerektirdiği gibi çekil.

Evrenin birliği
*Herşey birbirine bağlıdır ve herşeyi birbirine bağlayan bağ kutsaldır. Hemen hemen hiçbir şey insana yabancı değildir. Çünkü herşey birbirleriyle ilişkili olarak düzenlenmiş olup birlikte evrenin düzenini oluştururlar. Var olan bütün şeylerden oluşan bir tek dünya vardır. Onları kuşatan Tanrı tektir, öz tektir, yasa tektir. Tüm düşünen varlıklarda ortak olan us ve gerçek tektir.

*Duyarlı, evrendeki olguları derinden kavrayacak zekası olan bir insan, ikincil sonuçlar olarak ortaya çıkan şeyler arasında bile, kendine özgü bir çekiciliği olmayan neredeyse hiçbir şey bulamaz. Böyle bir insan, yabanıl hayvanların görkemli bir biçimde açılmış ağızlarına bakmaktan, ressamlarla yontucuların bunlara ilişkin betimlemelerinden duyduğundan daha az hoşnutluk duymaz. Dikkatli gözleriyle yaşlı bir erkekte ya da yaşlı bir kadında kendine özgü güzelliği algılayacaktır. Çocukların sevimliliğini algıladığı gibi, kendilerini herkese değil, yalnızca doğayı gerçekten sevenlere gösteren buna benzer daha birçok şeyin ayrımına varacaktır. 

*Doğa hiçbir durumda sanattan daha aşağı değildir, çünkü sanatlar doğayı yansılarlar. Bu böyle olduğuna göre, her bakımdan kusursuz olan ve herşeyi kapsayan doğayı hiçbir teknik yetenek aşamaz. Öte yandan, her sanat daha yüce olanların yararına daha aşağı olanları yaratır; evrensel doğa da aynı şeyi yapar. Adalet buradan kaynaklanır, bütün öteki erdemler de adalete dayanır. Çünkü ilgisiz nesnelere değer verirsek, ya da kolayca kandırılırsak, yargıda bulunmakta aceleci davranırsak, kararlı olmazsak, adil olamayız.

Zaman & An'ı yaşamak
*İnsan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir. Şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir. Hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez.

*Zamanın hızla akıp geçmesi karşısında yapılması gereken şey, “an”ı, “şimdi”yi yaşamaktır. Zamanın hızla akışı, insanın uçarken görüp gönül verdiği bir serçenin daha ona sevdalanır sevdalanmaz, kanat çırparak gözden yitip gidişine benzer.

*Eğer gerçekten sahip olduğumuz biricik şey içinde bulunduğumuz an ise ve sahip olmadığımız bir şeyi yitirmemiz de mümkün olmadığına göre, birisinin elimizden alabileceği tek şey; yaşadığımız andır.

*Zaman, olaylardan meydana gelen coşkun bir nehir ya da sel gibidir. Fakat herşey olanı gördüğümüz anda, aslında zaman geçip gitmiştir.

*Kendi kendini şimdiki zamana tutsak et! 

Mutluluk
*Erdemli insan mutlu olabilmenin bütün koşullarına sahiptir. Erdemsiz insan ise alışılmış anlamda nelere sahip olursa olsun, tümüyle mutsuzdur. Dolayısıyla mutluluk insanın doğma, yetişme ve yaşama koşullarına bağımlı değildir. Her insan doğal us yürütme yeteneğiyle iyi yaşama ulaşabilir. Değerlerinin doğruluğunun ya da yanlışlığının ölçüsü ise, kişinin duygusal denge ya da dengesizliğidir. Korku, tutku, üzüntü gibi duygusal çalkantılar erdemsizliğin göstergeleridir. Çünkü güçsüz ve kendi içinde bölünmüş bir zihinden kaynaklanırlar. Oysa her zaman iyiye sahip olan erdemli insan, dengeli ve dingindir. Sıradan insanları sarsan geçici olaylar onun erdemini etkilemez. Erdemli insan kendisinin ve başkalarının maddi koşullarını iyileştirmek için çalışır. Ancak bu eylemlerinin değeri, dışarıdan bakıldığında görülen başarısıyla değil, yöneldiği amacın erdemliliğiyle ölçülür.

*Yargısını usa ve dikkatlice düşünmeye dayandırdığında, daha da yenilmez olacaktır us. Bu nedenle, tutkulardan arınmış zihin güçlü bir kaledir. Çünkü insan sığınabileceği ve hiçbir zaman saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer bulamaz. Bunu anlamayan yalnızca bir cahildir. Anlayan, ama ona sığınmayansa, mutsuzdur.

*Kendi mutluluğunuz sadece kendinize bağlıdır.

*Ruhunun yapmak istediği şeyleri yapmadığın için acı çektin.

*Kendisiyle uyum içinde yaşayan, evrenle uyum içinde yaşar.

*Mutlu bir yaşam için çok az şey gerekir. Hepsi de içinizde olup, düşünme şeklinizde gizlidir.

*Yaşamını mutlu ve erdemli geçir. Eğer tanrılar varsa ve adillerse; o zaman ne kadar dindar olduğunuza aldırmayacaklar, sizi iyi ahlaklı olduğunuz için kabul edeceklerdir. Eğer tanrılar varsa ve adil değillerse, o zaman onlara tapmanın bir anlamı olmayacaktır. Eğer tanrılar yoksa; ölmüş olacaksınız ama, sevdikleriniz tarafından hatırlanacak asil bir hayat yaşamış olacaksınız.

*İncinme duygunu reddet! Çünkü, incinme geçicidir.

*Mutlu bir yaşam, düşüncelerimizin kalitesi ile ilgilidir. O yüzden düşüncelerine göz kulak ol. Makul ve erdemli bir insan olman için uygunsuz kavramlardan uzak dur.

Erdem
*Bir dış nedenden ötürü üzülüyorsan, aslında canını sıkan bu değil, onun hakkındaki yargındır. Bu yargıdan her an vazgeçebilirsin. Ama seni üzen kendi karakterinden kaynaklanan bir şeyse, yargını düzeltmeni kim engelleyebilir? Aynı biçimde, seni üzen şey; doğru bulduğun bir eylemi yerine getirememekse, o, kendini üzüntüye kaptıracak yerde, niçin o eylemi yapmakta direnmiyorsun? “Ama yolumu kesen çok güçlü bir engel var.” O zaman üzülmemelisin, çünkü başarısızlığının nedeni senin usuna dayanmıyor. “Ama bu işi yapamazsam, yaşamamın hiçbir anlamı kalmaz.” Öyleyse, hedefine ulaşan birinin yaşamına son vermesi gibi yoluna çıkan engellere kin duymaksızın dingince ayrıl yaşamdan.

*Biri seni suçlar, senden nefret eder ya da binleri seni incitecek şeyler söylerse, ruhlarına yakından bak, ne tür insanlar olduklarını gör. Senin hakkında şöyle ya da böyle bir fikir oluşturacakları için kendine eziyet etmene değmediğini anlayacaksın o zaman.

*Soylu adam kendini, kendinden yüksekteki insanlar ile karşılaştırır. Fakat adi adam kendini, kendinden düşük olan insanlar ile karşılaştırır. Biri esinlenir, diğeri hırslanır.

*Senin alışkanlık edindiğin düşüncelerden ibaret olman gibi, zihninin oluşturduğu bir karakter olacaksın. Çünkü ruh, düşüncelerin renkleri ile boyanmıştır.

*Bir adam hırslarından daha büyük değildir.

*Öfkenin sonuçları, nedenlerinden çok daha üzücüdür.

*Tüm zaferlerin sırrı, bariz olmayan şeyleri düzenlemede yatar.

*Ruhu, olayların gidişatıyla sıkmayın. Olayların gidişatının sizin sıkıntınıza ihtiyacı yoktur.

*Algılarını, isteklerini ve içgüdülerini sona erdirirsen ruhun özgürdür.

*Güç zihninizdedir, dışarıda bir yerlerde değil. Bunu anladığınızda dayanıklılık gücünüzü de bulacaksınız.

*İç'e bak. İç'i yeterince kazabilirsen iyilik çeşmesine ulaşırsın.

*Yaşam sanatı, danstan çok bir güreşe benzer.

*En büyük intikam, affetmek ve incitene benzememektir.

*Her gününü sanki son günmüş gibi yaşa!

*Biz, başkalarına iyilik yapma konusunda, bir atın koşması gibi veya arıların bal yapması kadar doğalca yapmalıyız bunu.

*Kim kendiyle uyum içinde yaşarsa, o kişi evren ile de uyum halindedir.

*Hayat iyi yada kötü değildir. Fakat sadece iyi ve kötünün olduğu bir yerdir.

*Yoksulluk bütün suçların anasıdır.

*Bilge kişiye göre hayat bir problemdir, cahil kişiye göre ise bir çözüm.

Kader
*Tanrım, bana değiştiremeyeceklerim karşısında sabır, değiştirebileceklerim karşısında güç ve cesaret, bu ikisini ayırmak için ise bilgelik ver!

*Kaderin seni bağladığı şeyleri ve seni bir araya getirdiği insanları tüm kalbinle kabullen. Hangi şey senin için örülmüş olan kaderden daha çok sana uyabilir ki!

*Efendisinden kaçan, kaçak bir köledir, ama bizim en üstün efendimiz yasadır. Bu nedenle ona aykırı davranan kişi kaçak bir köledir. Bunun gibi, kendini acıya, öfkeye, korkuya kaptıran, herşeyi yöneten yani herkese payına düşeni veren yasa tarafından belirlenen şeylerin olmamış olmasını, olmakta olmamasını, ileride olmamasını isteyen kişi de. Sonuç olarak, korkan, acı çeken ya da öfkelenen kişi de kaçak bir köledir.

*Olaylara kendi özgür istemiyle boyun eğme yetisinin yalnızca ussal bir yaratığa bağışlandığını, oysa bütün ötekiler için boyun eğmenin mutlak bir zorunluluk olduğunu da düşün.

*Havaya atılan bir taş için ne yeniden yere düşmek kötü bir şeydir, ne de yükselmek iyi bir şey.

*Gerçekleşen herşey, gerçekleşmesi gerektiği gibi gerçekleşir. Dikkatle incelediğinizde bunun böyle olduğunu görürsünüz.

*İnsanın başına kaldıramayacağı hiçbir şey gelmez.

*Sağlıklı bir göz, görülebilen herşeyi görebilmelidir. "Yalnızca iyi olan şeyleri görmek istiyorum" diyemez. Çünkü bu ancak hastalıklı bir gözün durumudur. Sağlıklı bir kulak ve sağlıklı bir burun, işitilebilecek ve koklanabilecek herşeyi algılamalıdır.

İnsanlar & Dürüstlük:
*“Sana dürüst davranmak istiyorum” diyen kişi, nasıl da yozdur, nasıl da ikiyüzlüdür. Sen ne yapıyorsun arkadaş? Bu sözlere ne gerek var? Gerçek kendiliğinden açıklığa kavuşacak. Gerçek, yüzünde yazmalı, sesinde yankılanmalı, gözlerinde parlamalı. Tıpkı sevilenin, sevenin gözlerinde herşeyi hemen okuması gibi. Basit ve dürüst insan tam anlamıyla böyle olmalıdır. Tıpkı yabanıl biri yanına yaklaşır yaklaşmaz, ister istemez onun hemen ayrımına varan biri gibi. Ama basitmiş gibi görünmek, tıpkı kılıç gibidir. Kurdun kuzuya gösterdiği dostluktan daha kötü bir şey yoktur. En çok bundan kaçın. İyi, içten, sevecen bir insanın bu niteliklerini gözleri açığa vurur, bunlar senin gözünden kaçmaz.

*İnsanın herkesten çok kendisini sevmesine, gene de kendisinin kendi hakkındaki yargısına başkalarınınkinden daha değer vermesine sık sık şaşarım. Hiç kuşku yok, bir tanrı ya da akıllı bir öğretmen karşısına çıkıp, zihninde belirir belirmez yüksek sesle dile getiremeyeceği hiçbir şeyi tasarlamamasını, düşünmemesini buyursaydı, bir gün bile katlanamazdı buna. Böylece, yakınlarımızın bizim hakkımızda düşündüklerine, bizim kendi hakkımızdaki düşüncelerimizden çok daha fazla saygı duyuyoruz.

*Birisine bir iyilik yaptığında ne bekliyorsun? Doğru şeyi yaptığından ötürü hoşnut olman ve bu iyiliğin karşılığını beklememen gerekmez mi?

*İnsanlar birbirleri için yaratılmıştır. Ya onlara doğru yolu göster ya da onlara karşı anlayışlı ol.

*Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete eşdeğer olduğunu düşünmen gibi... Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir şey olmadığını ayrımsadığında öfkeni hemen unutursun.

*Sizi sözünden dönmeye, öz saygınızı yitirmeye, birinden nefret etmeye, şüphe etmeye, küfür etmeye, iki yüzlü davranmaya, etrafında duvar ve perde isteyen her hangi bir şeyi arzulamaya sürükleyen şeyi asla yararlı görmeyin. 

28 Ocak 2017 Cumartesi

Bazı Meslekleri Yüceltirken, Bazılarını Küçümsemek

Bazı Meslekleri Yüceltirken, Bazılarını Küçümsemek

İçimizdeki ayrımcılığın en görünür vechesi, bazı meslekleri aşırı yüceltirken, bazı meslekleri ise küçümsemek ve aşağı görmektir. Bu konuda anlatılan çok güzel bir fıkra vardır. Vücudun azaları kendi aralarında vücudun hangi organının en değerli olduğu üzerine tartışıyorlarmış. Her organ kendisinin vücudun en değerli organı olduğunu iddia ediyormuş. Beyin; "Tabii ki en önemli organ benim. Tüm bedeni sinir ağları ile ben yönetirim."demiş. Kalp buna karşı çıkmış."Elbette en değerli organ benim. Çünkü beyin dahil tüm organlara, onların hücreler için gerekli olan kanı ben pompalarım. Ben kan pompalamazsam hepiniz bitersiniz!" demiş. Mide ise; " hayır, en önemli organ benim. Çünkü tüm beden ve hücreler ihtiyaç duydukları gıda ve besinleri ancak benim aracılığımla alabilir. Ben olmazsam, tüm beden açlıktan ölür!" demiş. Buna akciğer karşı çıkmış ve en önemli organın kendisi olduğunu iddia etmiş. Bu tartışmayı uzaktan izleyen popo ise sessiz sakin tartışmayı takip edip herkesin sözünün bitmesini beklemiş. En sonunda tartışma devam ederken, "durun bakalım lan! Bedenin en önemli organı benim" demiş. Diğer tüm organlar popo'ya dönüp katıla katıla gülmeye başlamışlar. "Ne, sen misin? Sen zurnanın son deliğisin. Sen nasıl en önemli organ olabilirsin ki!" diye alay etmişler. O da; "görürsünüz siz." diyerek tüm dışkılama faaliyetlerini durdurmuş. 1. gün bir şey yokmuş. Fakat 2. gün vücutta sıkıntılar baş göstermeye başlamış. Artık 3. gün vücut şişmeye, morarmaya ve dayanılmaz bir şekilde ağrımaya başlamış. 4. gün tüm organlar popoya gidip özür dilemişler. " Ya ne olur sen bizi affet! Evet, kabul ediyoruz vücudun en önemli organı sensin! Ne olur faaliyetlerini bir an önce başlat. Yoksa hepimiz öleceğiz! " diye yalvarmışlar. Ve popo da böylece krallığını ilan etmiş. Hiçbir organımız bir diğerine üstün olamaz. Bunu en iyi hasta olduğumuzda anlarız. Bırakınız organlarımızı, bir tırnağımızda bir sorun olsa, tüm aklımız fikrimiz ve tüm dikkatimiz orada olur. Adeta, en önemli organımız tırnağımız olur. Aynı şekilde bizler de bireyler olarak toplum yaşantısı içinde büyük bir mekanizmanın küçük dişlileri veya organlarıyızdır. Bir dişli olmazsa, o eşsiz mekanizma da çalışmaz. Her mesleğin kendine özgü zorlukları ve önemi vardır. Ancak bizim toplumumuzda doktorluk, diş hekimliği, eczacılık, mühendislik, gazetecilik, televizyon ve medya sektörü çalışanı gibi bazı meslekler yüceltip göklere çıkarılırken, bazı meslekler ise küçük görülür. Bu mesleklerin başında çobanlık, amelelik, çöpçülük, hamallık gibi genel olarak çiftçilik ve bedenen çalışılan meslekler gelir. İşçilik, tamircilik, el işçiliği, garsonluk, taksicilik, şoförlük, kasiyerlik de küçümsenir. Hatta içlerinden amelelik bir hakaret sıfatı olarak kullanılır. "Amele sümüğü gibi" yada "Bir çobanın oyu ile benim oyum bir mi?" ifadeleri, aşağılamanın ve o kişilere üstten bakmanın dışa vurumudur. Bu meslekler alenen veya üstü kapalı olarak aşağılanır, küçük görülür. Bu durum özellikle ülkemizdeki seçkincilik anlayışının genel bakış açısıdır. Halbuki aşağılanan o meslekler olmasa ve küçümsenen o işi yapan insanlar olmasa, o insanlar çalışmasa çalışmasa tüm toplum sistemi çöker. Eğer çiftçi toprağı ekmese, biçmese, hayvanları yetiştirmese tüm toplum bu durumdan etkilenir. Eğer küçümsenen ve burun kıvrılan ameleler ağır işleri yapmasalar, çöpçüler çöpleri toplamasa, caddeleri süpürmese, diğer küçümsenen işler yapılmasa hiç bir proje tamamlanamaz ve şehirlerimizi, caddelerimizi, sokaklarımızı pislik götürür ve tüm toplumun işleyişi bozulur. O zaman, peki bu neyin küçümsemesi? Ancak, görülüyor ki toplum olarak içimizdeki ayrımcılık merakı ve görünmez bir kast sistemi (alt tabaka-üst tabaka algısı) genlerimize kadar sinmiştir. Bu duruma örnek olarak, aşağıda yaşanmış gerçek bir hikaye paylaşacağım.

Çalıştığım şirkette sevdiği vizyoner bir taksici ile tanışmıştım. Kendisi kısa sürede şirketimiz içinde ünlü olmuştu. Çünkü kendisi, alışıldık bir taksici profilinde bir kişi değildi. Üniversite mezunu, yabancı dil bilen, eğitimli, bilgili, görgülü ve çok yardımsever bir insandı. Aracına tertemiz bakardı. Yurtdışından yabancı bir misafir karşılanacaksa herkes bu taksici arkadaşı arayarak misafirini onun karşılamasını istiyordu. Bu sayede bu taksici arkadaşın ülkemizde yaşayan yabancılardan da oldukça geniş bir müşteri kitlesi oluşmuştu. Hava alanı yada uzak bir yere gidilecek veya dakiklik gerektiren önemli bir durum olduğunda herkesin aklına bu taksici arkadaş geliyor, herkes onu çağırıyordu. Bir gün ben de bu taksici arkadaşı hava alanı transferi için çağırdım. Yolda kendisi ile çok güzel ve samimi bir sohbete tutuştuk. Kendisi, bana başından geçen şu olayı anlattı. Soğuk bir İstanbul kışında bir gün, bir yabancı müşteriyi İstanbul'daki evinden alıp yapılacak bir iş görüşmesi için İstanbul Boğazı kenarında lüks bir restoranda götürmek üzere çağrılmış. Taksici, misafiri ile sohbet ede ede müşterisini, Boğaz kenarındaki buluşma noktası olan restorana ulaştırmış. Müşterisi olan bu yabancı misafir dönüş için 1-2 saat beklemesini söylemiş. Ancak bir an duraksayan yabancı müşteri taksici arkadaşa İngilizce olarak: "Hava buz gibi Neden sen de benimle gelmiyorsun? Zaten çok önemli bir konu da değil." diyerek kendisini ısrarla içeriye davet etmiş. Taksici arkadaş istemeyerek ve mahcup bir vaziyette daveti kabul etmek zorunda kalmış. Beraberce yabancı müşteri ve diğer buluşacakları Türk beyefendi için ayrılmış olan masaya oturmuşlar. Türk beyefendiyi beklerken sohbet etmeye devam etmişler. Çok geçmeden o bey de teşrif etmiş. Tabii taksiciyi tanımadığı için onu yabancı misafirin yanındaki yabancı misafiri zannetmiş. Taksiciye karşı oldukça sıcak davranmış. Fakat bir süre sonra yabancı olan müşteri, yanındaki arkadaşı Türk ve taksici olduğunu belirterek kendisiyle tanıştırınca, bizim beyefendinin suratı birden bire değişmiş. Bunu fark eden taksici arkadaş da bu durumdan rahatsız olup dışarı çıkmak istemiş. Ancak yabancı olan buna müsaade etmemiş. Çok ısrar ederek kendisinin de masada onlarla beraber kalmasını rica etmiş. Ben bu olayı duyduğumda ne çok üzülmüş, içimizdeki görünmez kast sisteminin ne kadar yaygın olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar acı bir durumdur ki, bir yabancı bir insan bir Türk taksici ile oturup bir şeyler yemeye içmeye, sohbet etmeye gocunmuyor, fakat kendi insanımız kendi öz insanını küçümsüyor, onu sohbetine, muhabbetine ve sofrasına ortak edemiyor!

Çevrenize bakın, hiç mutlu garsonlar, mutlu taksiciler, mutlu kasiyerler, mutlu temizlik işçileri, mutlu servis şoförleri, tamirciler, mutlu fabrika işçileri görüyor musunuz? Ben göremiyorum, muhtemelen siz de göremezsiniz. Ancak bu popüler olmayan işleri yapan insanlara layık görülen asgari ücreti düşündüğünüzde, o geniş halk kitlesinin mutsuzluğunu anlayabilirsiniz. Ülkemizin çoğunluğu meslek lisesini bitirip iş hayatına atılınca, açlık sınırının çok altında olan asgari ücrete mahkum edilmiş olarak çalışma hayatına katılıyor. Hem de tüm ömrü boyunca! Bir insan yıllarca ülkemizdeki asgari ücretle nasıl insanca yaşayabilir, geleceğe nasıl güvenle bakabilir? Hele bir de kira ödüyorsa, psikolojik bunalımlar ve gelecek endişesine kapılmadan evinin, ailesinin geçimini nasıl sağlayabilir? Bu insan çocuklarına nasıl daha iyi eğitim sağlayabilir? Bu insan nasıl ev, araba sahibi olabilir? Bu insan nasıl sinemaya, tiyatroya, konsere gidebilir? Ben yurt dışına çıktığım zamanlarda çoğunlukla birilerine hizmet etmenin zevki ve mutluluğuyla işlerini neşe içinde yapan garsonlar, taksiciler, işçiler, kasiyerler, memurlar gördüm. Özellikle de garsonların güler yüzlü pozitif enerjilerini hemen fark etmişimdir. Siparişi alırken, servis yaparken, arada bir gelip her şeyin yolunda olup olmadığını, varsa ilave ihtiyacımızı sorduklarında onların pozitif enerjilerinden dolayı büyük mutluluk duymuşumdur. Hatta aynı mekana 1 yıl, 2 yıl sonra gidip aynı garsonlar ve çalışanları gördüğümde ise sanki bir yakınımı görmüş gibi olurum. Böyle mutlu garsonları ve çalışanları gördüğümde, neden bizde hep mutsuz, asık suratlı, kaba garsonlar ve çalışanlar olduğunu düşünmüşümdür. Aslında çalışan kesimin mutsuzluğunun esas nedenini de hemen tahmin ederim. Garsonlar gibi; tüm hizmet sektöründe çalışan kesimlere de doğru düzgün maaş verilmediği gibi, köle gibi çalıştırıldıkları için bu durum çalışanların yüzlerine ve enerjilerine de yansır. Bu nedenle bizde mutlu garson, mutlu kasiyer, mutlu fabrik işçisi görme şansınız azdır. O insanlara çoğunlukla da asgari ücret layık görüldüğü için, insanlar da çalıştıkları iş yerlerinde en küçük bir sorun yaşadıklarında yada daha iyi bir teklif aldıklarında iş değiştirirler. O yüzden ülkemizde herhangi bir restorana 2. veya 3. defa gittiğinizde sirkülasyondan dolayı aynı garsonu görme ihtimaliniz azdır.

Birçok alt ve üst yapı çalışmasının en temel değeri olan, en zor işleri yapan amelelerde yani inşaat işçilerinde ise durum daha fecidir. Yaz-kış, yağmur-çamur, kar,sıcak, nem demeden bedenleri ile dış ortamda ve şantiye ortamında çalıştıkları halde hak ettikleri yüksek ücreti alamadıkları gibi, işlerinin prestiji de yoktur. Halbuki bu durum; Avrupa'da tam tersidir. Almanya'da bedence çalışma gerektiren ağır işlerde, pis veya tehlikeli işlerde çalışan insanlar, okumuş olan insanlardan, doktorlardan, mühendislerden, öğretmenlerden daha fazla para kazanırlar. Çünkü bedenen çalıştıkları, tehlikeli ve pis işlerde yıprandıkları için… Aslında doğru ve adil olan da budur. "Kafalıyım ama amele olacağım." Bu sözü Almanya'da iş bulma kurumuna meslek eğitimi almak ve iş hayatına atılmak isteyen gençlerin başvuru kuyruğunda beklerken, bir tv kanalının röportaj için mikrofonu uzattığı bir Türk gencinin ağzından duymuştum. "Aslında kısaca derslerde başarılıyım ancak boşu boşuna okuyarak dirsek çürümeye gerek yok. Amelelik yaparak zaten doktorlardan, mühendislerden daha fazla para kazanabileceğim" demek istiyordu. Yine hayatımın bir döneminde işim gereği 2-3 haftalık dilimler halinde, çeşitli kereler İngiltere'de geçirme şansı yakalamıştım. Her gün otelimizden, çalıştığımız şirkete aynı taksici Bob ile gelip giderdik. Bob ile bir hayli samimi olmuştuk. Konuştukça Bob'un çok bilgili ve çok kültürlü bir insan olduğunu öğrendik. Hatta Bob'un her yıl yurtdışında ailesi ile birlikte tatil yaptığını, ayrıca kendisinin Londra'daki ünlü müzikallere ve operalara gittiğini öğrendiğimizde çok şaşırmıştık. Hem kazanç, gelir hem de profil ve vizyon olarak ülkemizdeki taksici meslek grubu ile bağdaştıramadığımız, şaşırtıcı bir olaydı. Halbuki şaşılacak bir şey değildi bu. Gayet normal olan bir şeydi. Hepimiz insandık. Hepimizin hakça, adilce, müreffeh olarak yaşamaya hakkı vardı. Hiç bir insanın hiç bir insana üstünlüğü olamayacağı gibi, hiç bir mesleğin hiç bir mesleğe üstünlüğü olamazdı. Fakat bizim toplumumuzda ayrımcılık ve sınıfsal arımlar genlerimiz kadar işlemiştir. Almanya'da, İngiltere'de bir müdür, bir kafeterya çalışanı ile, temizlikçi ile, işçi ile, taksici ile oturup kalkabiliyor, Pub'da oturup birşeyler içip sohbet edebiliyorsa biz bunu neden yapamıyoruz? Neden bazı insanları ve bazı meslek gruplarını bazılarından küçük görüyoruz? Elbette akademik kariyerin maaş ve hayat standartlarında bir farkı olmalı ancak okuyan ve okumayan arasında bu kadar fark olması hiç doğal değil. Okuyan insana insanca yaşamı layık görürken, okumayana köleliği layık görmek hiç de adil değil!
Bumerang - Yazarkafe