Yazaaneye Kaydol

Yazaanede Olan Bitenden Haberdar Ol:

Delivered by FeedBurner

Subscribe to Nevzatın Yazaanesi by Email

27 Aralık 2018 Perşembe

Kapitalizm ve Post-modern İmparatorluk Amerika


Günümüz toplumları ve devletleri için ekonomik refah ve zenginliğin motoru kapitalizm, kapitalizmin motoru ise insanın doğasında bulunan hırsı ve açgözlülüğünün kullanılmasıdır. Kapitalizmin kalesi olan Amerika’nın bir dünya imparatorluğuna uzanan başarısının altında yatan ana sebep, insan açgözlülüğünü ve hırsını esas alan kapitalizmi merkezine alan bir yönetim sistemini seçmiş olmasıdır. Kristof Kolomb’un yeni dünyayı keşfinden sonra Amerika, eski dünyanın medenileşme ve ekonomik gelişiminin yanında oldukça kısa sayılabilecek bir dönemde hızla gelişmiş, dönemin hegamon güçleri İngiltere, Fransa gibi ülkeleri geride bırakarak bir dünya imparatorluğuna dönüşmüştür. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) nin bu başarısının altında yatan sebep insanoğlunun doğuştan içinde olan daha çok mal ve zenginliğe olan hırsı ile birlikte insan yaratıcılığını temel alan özgür düşünce, fikir ve teşebbüs hürriyetini birleştirebilmiş bir ülke olmasıdır. Amerika bu temeller üstünde dünya üstünde görülmemiş düzeyde bir hızlı gelişmeye, ekonomik büyümeye, teknolojik devrimlere, yeni buluşlara imza atmış, dünya üstünde benzerleri görülmemiş düzeyde büyük gelirleri olan şirketlerin yarattığı etki ile milenyum çağında dünyanın en güçlü devleti olmuştur. Amerika Birleşik Devletlerinin ve devasa şirketlerinin uyguladığı kapitalizmin motor gücü olan insani ve ekonomik gelişime zemin hazırlayan, işleyen ve insanlara güven veren bir hukuk sisteminden de bahsetmek gereklidir. İnsan yaratıcılığı ve ekonomik girişimlerin oluşabilmesi için elbette güvenilir bir hukuk sistemi gereklidir. Çünkü, güvenilir ve işleyen bir hukuk sisteminin olmadığı yerlerde ve ülkelerde insanlar yatırım yapmazlar. “Adaletin mülkün temeli” olmadığı ülkelerde insanlar zenginliğini artırmak için risk alarak yatırım yapmak yerine, sahip oldukları zenginliği ve kapitali koruma eğilimindedirler. Amerika’nın insani, ekonomik ve kurumsal gelişime imkan veren hukuk sistemi ve anayasası çok çok kolay kurulmamıştır. Uzun bir süre Amerika, hukuksuzluğun hukuk olduğu, güçlü olanın ve eli hızlı olarak tetiği çeken insanların kazandığı “Vahşi Batı “ olmuştur. Sonra Amerikalılar kendi bağımsızlıklarını Britanya İmparatorluğuna karşı kanlı bir savaş sonunda kazanabilmişlerdir. Hem yeni kurdukları Amerikan devleti için hem de Fransız ihtilalinden sonra bağımsızlık isteyen diğer halklara da destek olacak özgürlükler bildirgesini tüm dünyaya ilan etmişlerdir. Daha sonra yeni kurulan Amerika devleti, kendi içlerinde Kuzey ve Güney eyaletleri arasında uzun süren bir iç savaş da yaşamışlardır. Kuzeylilerin kazandığı bu savaş sonunda uzlaşma ile yeni bir anayasa yapılarak, özgürlük ve serbestlik ilkeleri temelinde kölelik düzeni ortadan kaldırılmıştır. Yeni dünya denilen kıtada yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri çok kısa bir süre içinde, insanların hangi ırktan olurlarsa olsunlar, dünyanın hangi ülkesinden gelirlerse gelsinler Amerikalı olmaktan gurur duydukları bir ülke haline gelmiştir. Amerika, insan hırsı ve açgözlülüğünü ödüllendirdiği devlet düzeni, insan hak ve hürriyetleri, teşebbüs hürriyeti ve iyi çalışan bir adalet sistemi ile desteklediğinde, ekonomik gelişme ve zenginleşme süreci inanılmaz derecede hızlanmıştır. ABD kısa süre içinde dünyanın en etkili, güçlü ve zengin devletine dönüşmüştür. Bu gelişmeler o kadar kısa bir sürede gerçekleşmiştir ki, ABD her iki dünya savaşının neticesini belirleyen ülke haline gelebilmiştir. ABD özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında şekillenen yeni dünya düzeni ve soğuk savaş yıllarında bir dünya imparatorluğu haline dönüşmüştür.
Amerika, hiç şüphesiz siyasi yapısı ile insan yaratıcılığını ve üretkenliğini itici güç olarak kullanırken, özgürlük ve hürriyet ortamının bir diğer sonucu olan sanat ve bilimin yeşerebilmesi için olmazsa olmaz olan fikri mülkiyet haklarını garanti altına alan güvenilir bir hukuk sistemi kurmuştur. Amerika, bütün dünya insanlarının hayalinde emeklerini zenginliğe, refaha ve mutluluğa erdirecek bir fırsatlar ülkesi olmuştur. Bu hayalin ismi de iki yüzyıldır “Amerikan Rüyası “ olarak anılmıştır. Çünkü Amerika, sadece insanların hayallerini gerçeğe dönüştürecek bir fırsatlar ülkesi olmasının yanında, dünyanın her yerinden yaratıcı ve öne çıkan insanlar için karmaşadan, adaletsizlikten ve hukuksuzluktan kaçış ve sığınma yeri olmuştur. Bu yüzden dünya üstündeki totaliter ve baskıcı rejimlerden veya toplumlardan kaçan binlerce sanatçı, bilim insanı, yazar Amerika’daki özgürlük ortamında çok önemli eserler ve çalışmalar ortaya koyarak Amerika’nın kültürel ve ekonomik gelişmesine de büyük katkılar sağlamışlardır. Neden bu insanlar ABD’de yaptıkları çalışmaları kendi ülkelerinde aynı eserlerini verememişlerdir? Çünkü insan yaratıcılığı, üretkenliği, inovasyon, bilim ve sanat ancak özgürlük ortamında yeşerebilir ve büyüyebilir. Fikri hür, vicdanı hür olmayan insanlar yeniliklerle, büyük devrimlere yol açacak fikirleri, buluşları ve sanat eserlerini ortaya koyamazlar. Kendi veya yakınlarının hayatlarından endişe eden insanlar büyük sanat eserleri ortaya koyamazlar. Büyük paralar yatırarak yapacakları yatırımı, kendi ülkelerinin güven vermeyen hukuk sistemlerine emanet edemezler. Çünkü, yaşayarak görmüşlerdir ki, ülkelerindeki hukuksuzlukların, kıskanç gözlerin ve etkili çevrelerin etkili olduğu toplumlarda girişimciler büyük yatırımlara girişemezler. Bu yüzden binlerce, belki de milyonlarca insan kendi ülkelerindeki baskıcı ve despot yönetimlerinden, krallarından, devlet başkanlarından, önyargılı, hoyrat ve hoşgörüsüz toplumlarından kaçarak Amerika’ya yerleşmişlerdir. Kendi baskıcı toplumlarının dışlayan ve ötekileştiren insanlarının sebep olduğu baskılar yüzünden birçok etkili ve üstün yetenekli insan kendi ülkelerinde veremedikleri eserlerini ABD’de vermişler, Amerika’nın refahına ve gelişmişliğine çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.
Yeni dünya düzeni ve ticarette globalleşme trendi dünya çapında büyük ve azman Amerikan şirketlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Amerikan şirketlerinin insan yaratıcılığı ile açılan ufukları, daha çok kapital biriktirme eğilimi, serbestlik ve özgürlük ortamı ile bir araya geldiğinde parasal güçlenmeye dayanan kapitalizmi daha da güçlendirmiştir. Güçlenen kapitalizm ise tarihte görülmemiş şekilde büyük şirketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Exxon Mobil, Apple gibi dünyaca ünlü büyük Amerikan şirketleri o kadar büyümüştür ki, onbinlerce insanının çalıştığı, bütçeleri ve ekonomik büyüklükleri ile birçok ülkeden bile daha çok katma değer üreten devasa organizmalara dönüşmüşlerdir. Kapitalizmin güçlenmesi sonucunda Amerika süper bir güç haline gelirken, soğuk savaş döneminin bitmesi ve ekonomik korumacılığın azalması sonucunda güçlü Amerikan şirketlerinin tüm dünyaya yayılma eğilimine girmesi sonunda globalleşme olgusu doğmuştur. Yani, şirketlerin önünde artık hedef kitle ve pazar payı olarak sadece kendi ülkeleri ve kendi ülke vatandaşları değil, tüm dünya ülkeleri ve tüm dünya vatandaşları hedef pazar olarak ortaya çıkmıştır. Şirketlerin kazandıkları büyük miktardaki para ise daha çok para ve daha büyük gücü doğurmuştur. Daha çok zenginlik de daha çok askeri güçlenmeyi doğurmuştur. Daha çok askeri güçlenme de, tüm dünyayı domine ederek kontrol altına almaya çalışan Amerikan hegamonyasını meydana getirmiştir. Soğuk savaş yıllarından sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra tek siyasi kutuplu dünyada tek süper güç durumunda kalan ABD dünyanın jandarmalığına soyunmuştur. Artık, soğuk savaş yıllarında olduğu gibi denge politikası takip etmek yerine, tüm dünya düzenini kendi çıkarlarına göre belirlemeye, belli devletlerin yönetimlerini değiştirmek için o ülkelerde karışıklık çıkarmaya başlamıştır.
Her ne kadar Amerikan kapitalizmi ülkeye ekonomik zenginlik, insanlarına refah getirse de, uygulamada büyük eksiklikleri vardır. Amerika’da ekonomik çıkar ve gelir üstüne kurulu aç gözlü bir kapitalizm uygulanmaktadır. Çoğu zaman bireyler ve çalışanlar bu kapitalizmin pençeleri arasında kurban edilmektedir. Amerika devleti ekonomik zenginliğinin yanında, sosyal bir devlet değildir. Amerika’da “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir düzen vardır. Sosyal güvenlik birikimleri ve sağlık tedavi masrafları dahi, Amerikan vatandaşlarının kendi sorumluluğu altındadır. Bir araştırmaya göre, dünyada en çok evsiz sayısının olduğu ülkelerden birisi ABD’dir. Kapitalizm devlet ve ülke kalkınmasında gelişmenin motorudur. Demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler ile bir araya geldiğinde dünya üzerinde kurulmuş en iyi yönetim sistemi gibi görünmektedir. Ancak yine de bu avantajlarına rağmen Amerikan devlet sistemi mükemmellikten uzak olup, aksayan yanları vardır. Özellikle insanlardaki hak ve adalet duygusunun korunamaması durumunda, bireyleri, büyük ve zengin şirketlerin, patronların ve güçlü lobileri olan petrol ve silah şirketlerinin, amaçlarını elde edebilmelerinin bir parçası, kölelerihaline dönüştürdüğü mevcut ortam kapitalizmin sonunu getirebilir. Bizim ülkemizde herkesin bildiği bir söz vardır; “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Kapitalizmden oluşan refahın adil olarak bölüşülmediği, şirketlerin ve patronların oluşan karları ve kazanımları çalışanları ve halk ile bölüşmediği, zengin bir azınlık kesimin hep daha zengin olduğu, geniş halk yığınlarının ise gün geçtikçe fakirleştiği bir ortamın sürdürülebilirliği yoktur. Bir gün beklenmedik bir şekilde insanlarda bir itaatsizlik, haksız düzene karşı bir başkaldırı ve isyan başlayabilir. Ben Amerika’da büyük şirketlerin ve kapitalizmin yerle bir edileceği tersine bir halk devrimi bekliyorum. Ve bu tersine devrimin nerede duracağı asla tahmin edilemez. Jack Ma’nın endüstri 4.0 devrimi için dediği gibi, “teknolojik ve ekonomik gelişmede bireyler ve insanlar ihmal edilirse, bu teknolojiyi ve tüm ekonomik kazanımları yok edecek tersine bir devrime yol açabilir.”
Bir yanda alabildiğine kapitalist, liberal, diğer yanda ise sosyal ve adil bir devlet düzeninin nasıl olması gerektiği konusunda Almanya'dan alınacak binlerce dersler vardır. Almanya'da insanlar devletine güvenirler. İşsiz kaldıklarında 8-10 ay değil, işsiz kaldıkları sürece evini geçindirebilecek minimum miktarda işsizlik maaşı alırlar. Almanya'da annelik, babalık, evlilik, hastalık veya sakatlık gibi durumlarda devletin şefkat elini gösteren cömertliği de had safhadadır. Alman vatandaşlarının oldukça yüksek sosyal hakları vardır. Almanya, sahip olduğu üretim gücü, verimlilik, ürettiği ürünlerde sağlamlık, kalite ile tüm dünya üstünde bir marka haline gelmiştir. Almanya, global dünyada katma değeri çok yüksek ürünlerin üretildiği dünya çapındaki büyük şirketleri ile en kapitalist ülkelerden birisidir. Ayrıca, refah seviyesi sıralamasında da, dünyanın en müreffeh ülkelerinden biridir. Şaşırtıcı bir şekilde Almanya vatandaşlarına ve çalışan kesime sağladığı imkanlar ve yaptığı sosyal yardımları ile belki de dünyadaki en sosyalist ülkedir. Yani Almanya devletinde hayatın her yönündeki denge göze çarpar. Gelişmenin motoru olan kapitalizm ile devletin şefkat yönünü gösteren sosyal yardımlar, insanlar arasındaki eşitlikçi politika anlayışı ve sosyalizmi bir araya getirip dengeye oturtmuştur.
Ülke olarak bizler de serbest liberal ekonominin bir sonucu olan kapitalizm sistemini uygulamaktayız. Kalkınma, ilerleme ve muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkabilmek için bizler de global liberal ekonomik düzeni benimsemiş bir ülkeyiz. Ancak, Türkiye olarak Amerika ve Almanya gibi kapitalist ülkelerden farklı olarak yalnızca insan açgözlülüğünü esas alan vahşi kapitalizmi uygulamaktayız. Kapitalizmi frenleyebilecek, regüle edip kurallara uymasını sağlayacak adil, güvenilir ve şeffaf bir adalet sistemini kuramadığımız gibi, insanların en az sömürüleceği, sınıf farkının insanın gözüne sokulurcasına bariz olmadığı, insanların kendilerini sistemin içinde köle gibi hissetmeyeceği, vergi yükünün hakça bölüşüldüğü sosyal devlet yapısını maalesef kuramadık. Üstelik millet olarak serbest düşünce, özgürlük, hoşgörü ve fikir hürriyeti ayakları ise tüm tarihimizde olduğu gibi yine eksiktir. Çünkü bizler toplum olarak bu erdemlerden ziyade güce biat etme kültürümüz olduğu için, muasır medeniyet seviyesini yakalamanın tek yolu olan insan yaratıcılığı, üretkenliği ve bunların itici gücü olan sanat ve bilim maalesef toplumumuz içinde hiçbir zaman yeşermeye imkan bulamamıştır.  Aradan çıkan ayrık otu gibi filizlenen birkaç değerli insan ve onlar ve girişimleri, toplumdaki otoriteler tarafından veya kıskanç gözlülerin ellerinde hoyratça yolunarak kökünden koparılmıştır.
Ayrıca, Amerika’nın takdir edilmesi gereken gelişmesinin motoru olan bireysel özgürlükler, hukuk sistemi ve liberal ekonomisinin yanında, lobiciliğe ve güç dengelerine dayalı siyasal sistemi sosyal patlamalara ve her an kırılmaya hazır fay hatlarını barındırmaktadır. Zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir yapan mevcut sistemin kırılganlığı şüphe götürmez bir gerçektir. Mevcut durumda ABD’nin siyasi sistemi güçlü lobiler ile zengin şirketlerin güdümü altındadır. Amerikan siyasi sistemi, seçimleri finanse etmek için siyasilerin seçim kampanyaları için bağış toplamasına dayalı olduğundan , siyasi kampanyaların en güçlü bağışçıları da, güçlü lobi grupları ve zengin şirketler olmaktadır. Bu durum ise halk yığınları yerine, tamamen zengin ve nüfuzlu azınlığın isteğinin siyasete ve politikaya yansımasına neden olmaktadır. Bu siyasi düzen, zengin ve seçkinci bir grubun daha zengin ve daha güçlü olmasına neden olurken, halkın isteklerinin tamamen göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu durum sonsuza kadar sürdürülemez olup, sosyal patlamalara kapı aralayabilecek kırılganlık getirmektedir. Diğer yandan mevcut siyasi düzende Amerikan halkı hiç istemese de, güçlü ve zengin şirketlerin lobiciliğinden dolayı bütün dünyada nefret uyandıran yayılmacılık ve İsrail politikası on yıllardır sürdürülebilmektedir. Bütün bu risklere ve zayıflıklarına rağmen, Amerikanın şansına, dünyanın geri kalan tüm ülkelerinin beceriksizliği yüzünden güvenilir bir para sistemi oluşturulamamıştır. ABD dolarının dünya üstündeki egemenliği adeta tüm ülkeler tarafından kabul edilmiştir. ABD dolarının dünya üzerindeki bu hegemonyası sayesinde zengin lobi şirketlerinin kontrolündeki Amerika siyaseti ve askeri gücü tüm dünyayı domine etmeye devam edebilmektedir. Çünkü tüm bu askeri ve ekonomik hegemonyanın temelinde ABD doları vardır. Bunun sebebi ABD dolarının matbaasının Amerika’da bulunmasıdır. Karşılıksız dolar basma imkanı sayesinde Amerika ekonomik, askeri ve siyasi bir imparatorluğa dönüşmüştür. Bu muazzam ekonomik ve askeri güç sayesinde her iki dünya savaşının neticesi Amerika’nın müttefikleri lehine olmuştur. Ancak ikinci dünya savaşı sonrasında  ve soğuk savaş yıllarında Amerika ekonomik ve askeri olarak büyümeye devam etmiş, neredeyse tüm dünyayı domine eden bir post modern imparatorluğa dönüşmüştür. Amerikanın kapitalizm ihraç ettiği Çin gibi, Avrupa ülkeleri gibi devletlerin tuttukları yüksek oranda Amerikan doları rezervleri sayesinde ABD istediği kadar dolar basabilme imkanına kavuşmuştur. İşte bu muazzam imkan sayesinde Amerika ordusu korkunç büyüklükteki askeri bir güce dönüşmüştür. Rusya, Çin gibi ülkeler mevcut ekonomik sisteminin ve karşılıksız dolar basma imkanının yarattığı azman büyüklükteki Amerikan ordusunun tüm dünya barışını nasıl tehdit eder hale geldiğini yeni yeni fark etmeye başlamışlardır. Bu yüzden dünyanın en büyük ekonomilerinden ve ABD doları rezervi olan ülkelerinden birisi olan Çin, Rusya, gibi ülkeler ve Avrupa Birliği artık bu canavarı kısmen kendi yarattıklarının farkına varmışlardır. Çünkü, ne kadar döviz rezervi tutup ticari anlaşmaları dolar ile yaparlarsa, ABD’nin askeri ve ekonomik olarak büyümesine katkı sağlıyor olduklarının farkına vardılar. Bu yazıyı yazdığım günlerde ABD’nin başkanı olan Donald Trump’ın ülkemiz aleyhindeki beyanatları ve ülkemiz aleyhine verdiği kararlar yüzünden $ ve ₺ paritesi zembereğinden boşalmış durumda. Dolar son iki yılda neredeyse iki katından fazla değer kazanırken, bizde her geçen gün fakirleşiyoruz. Ülkemiz insanları ve yönetimimiz, boynumuza dolanmış bir deli gömleği haline gelen dolar kuru etkisinden nasıl kurtulabileceğimizin hesaplarını yapmaya başladık. Halbuki Trump, aynı oyunu daha önce Meksika, Çin, Rusya ve İran için de oynamıştı. Aslında Trump’ın Türkiye’ye karşı açıkladığı yaptırımların etkisiyle hızla sarsılan Türkiye ekonomisi ve TL nin dramını izlerken, dünya devletleri de yeni yeni dolarizasyonun gücünün ve kötülüğünün farkına varmaktadır. Anladığım kadarıyla, şimdilerde yüksek sesle dile getirilmese de, ülkemiz gibi, Çin, Rusya, İran gibi ülkeler de bu dolar gömleğinden kurtulmanın çarelerini düşünmeye başladılar bile. Bu durum hiç şüphesiz modern çağın İmparatorluğu olan Amerikanın çöküşünü hızlandıracak bir gelişmedir.
Yin Yang bize; hiçbir şeyin sonsuza kadar büyümeye devam edemeyeceğini, büyüme ve güçlenmenin olması için zayıflama ve parçalanmanın kaçınılmaz bir yaşam döngüsü olduğunu öğretir. Yin Yang olgusunu hayatın her alanında olduğu gibi devletler ve imparatorlukların doğup büyümesi, güçlenmesi, daha sonra da zayıflayıp dağılması döngüsünde kolayca görebilirsiniz. Amerikan İmparatorluğunun sonunu getirecek olan şey; dolarizasyon baskısından kurtulan dünyanın tetikleyebileceği dolar enflasyonu ve mali krizin Amerikan halkına sirayet etmesi sonucu büyük bir ekonomik buhran çıkması ile başlayabilir. Elitlerin kontrolündeki mevcut kırılgan yapı ABD’nin yumuşak karnıdır. Jack Ma’nın endüstri 4.0 için söylediği gibi, Amerikada yaşanabilecek büyük bir ekonomik kriz ve sosyal adaletsizliğin artması sonun başlangıcı olabilir. Tüm zenginler ile seçkinlere karşı başlayacak bir halk hareketi, halk yerine zengin ve güçlü elitist bir lobinin hizmetçisi haline gelmiş politik sistemi ve onun tüm ayrıcalıklarını yerle bir edebilir. Yani, mevcut Amerikan siyasi sisteminin belirleyicisi olan elit zümresini yok edecek bir tersine devrim hareketi yaşanabilir. Ben, doların güç kaybederek çöküşünün Amerikan zenginliğini yok edeceğini, halka sirayet eden geniş çaplı bir ekonomik krizin de bir avuç zenginin elit kesimin ve güçlü lobilerin kontrolünde olan siyasi sistemi yerle bir edecek bir halk devrimini tetikleyebileceğini düşünüyorum.

2 Nisan 2018 Pazartesi

Sanat Halk İçin midir, Halk Sanat İçin midir? Yoksa Sanat, Sanat İçin mi Olmalıdır?


Geçtiğimiz yıllarda bazı sanatçıların hükümete ve belediye yönetimlere karşı olan duruşları yüzünden ve hükümet ile bazı büyükşehir belediyelerinin şehir tiyatrolarında oynanan oyunların bazılarını kaldırtmak, bazılarının da içeriğini değiştirmek istemeleri yüzünden büyük tartışmalar çıkmış ve konu gündeme oturmuştu. Daha sonra Reisin bu konuya da el atmasıyla tartışmalar iyice alevlenmişti. Devlet sanatçılarının ve sanat camiasının bir türlü kabullenemediği Ak Parti iktidarı döneminde çeşitli kereler olduğu gibi, yine hükümet ve sanat camiası arasında derin tartışmalar çıkmıştı. Gerek AKM (Atatürk Kültür Merkezi) restore mi edilsin, yoksa yıkılıp yeniden mi yapılsın tartışmasında, gerekse şehir tiyatrolarının oynayacakları oyunların belirlenmesi konuları en büyük tartışma konuları olarak gündeme oturmuştu. Sanatçılar, AKM’nin yıkılarak yerine cami veya külliye yapılacağı gerekçesi ile AKM’nin yıkılmasına olanca güçleriyle karşı çıkıyorlar, AKM için sadece restorasyon istiyorlardı. Şehir ve devlet tiyatrolarının içeriği konusunda da, devletin tiyatroya para verse bile sanat içeriğine karışamayacağını bunun sanata müdahale olduğunu söylüyorlardı. Üstelik hükümeti ve ideolojisini sanat düşmanı olmakla suçluyorlardı. Hükümet ve belediye ise AKM nin temellerinin çok zayıf olduğunu, kendini dahi taşıyamayacağını, restore etmenin hiçbir işe yaramayacağını dolayısıyla yıkılıp yeniden yapılması gerektiğini söylüyordu. Devlet ve büyükşehir belediyeleri ise, devlet tiyatrolarında, resmi ideolojiye ve halkın değerlerinin aleyhinde bir oyunu oynanamayacağını söylüyorlardı. Reis tartışmaya katılarak, "Sanat halk içindir, yoksa halk sanat için değil. Devlet ve şehir tiyatroları kaldırılmalı!" diyerek tartışmayı alevlendirmişti. Bu konuda oldukça büyük tartışmalar yaşanmış, sanatın ve sanatçının halk ve devlet nezdindeki yeri, sanatçının sanatını yapma özgürlüğü, devletin sanatçılara olan yaklaşımının nasıl olması gerektiği ve bizim toplumumuza özgü "devlet sanatçısı" ünvanı sorgulanmıştı. Daha sonra her zaman idealde olması gerektiği gibi değil de, bir orta yol çözümü ile olay daha sonra tartışılmak üzere küllenmesi için kapatılmıştı. (Not: Bu yazıyı yazdığım bu günlerde, yani Kasım 2017 de, 4-5 yıldır devam eden AKM davası sona erdi. Hükümet ve İstanbul Büyükşehir belediyesi davayı kazandı. AKM’nin yıkımı kesinleşti. Hemen ertesi gün Reis, yıkılıp yeniden yapılacak AKM’nin görkemli projesini kamoyu ve basınla paylaştı.)
Normalde herhangi bir sanatçının da, ideal bir bilim insanının devletin ulufe gibi ödeyeceği bir maaş karşılığında, sanata yaptığı destek ve yardım karşılığında sanatçının sanatına müdahale etmesini kabul etmemesi gerekir. Gerçek sanatçılar buna asla razı olmaz. Çünkü sanat ve sanatçılık fikir ve vicdan özgürlüğü gerektirir. Özgürlük ve hürriyetin bulunmadığı ortamda sanat çıkamaz. Sanat bilim ve yenilikler özgürlük ortamından beslenir. Bizde ne zaman ve ne mantıkla çıktığını anlayamadığım devlet sanatçılığı, şehir tiyatroları gibi uygulamalarla devlet sanatçılara destek veriyor gibi görünse de, aslında sanatçıların sanatlarını ipotek altına almıştır. Devlet belli bir maaş karşılığında “devlet sanatçılığı” gibi uydurma ünvan ile adeta sanatçıları devlet memurlarına dönüştürmüştür. Ancak şaşırtıcı olan şey, bu durumu sanatçıların nasıl olup da kabullendiği ve içselleştirdikleri sorusudur. Çünkü gerçek bir sanatçı bu durumu kabullenemez. Aksi durumda bir ulufe gibi beklediği maaş karşılığında sanatından taviz vermeyi kabul etmek zorunda kalır. Devlete de, ister istemez sanatına ve içeriğine karışma hakkı tanımış olur. Yani Reis kısmen haklıdır. Sanatçı devletin desteği ile ayakta durmaması gerektiği gibi, devletin sanatı destekleme zorunluluğu da yoktur.
Ülkemizde üretilen sanatın neden bu kadar halktan kopuk ve sahipsiz olmasının nedenini araştırırken, sanatçılarımıza da çuvaldızı batırmak zorundayız. Kendileri buna yanaşmasalar da bunu yapmak zorundayız. Aksi halde bu konuyu olması gereken düzleme oturtamayız. Sahne sanatçılarımız çoğunlukla halkın kültürüne ve değerlerine yabancı kaldılar. Halkın öz kültürünün ve değerlerinin tetikleyici olduğu, halkın sahipleneceği ve kucaklayacağı bir sanat yapma kaygısında hiçbir zaman olmadılar. Sanatçılarımız sanatı hep Batıdan öğrendikleri sanatı uygulamak şeklinde anladılar. Yada kendi kafalarındaki sanatı halkın onaylayıp sahiplenmesi gerektiğini düşündüler. Ama onların halka sanat diye sundukları şeyin, çoğunlukla halk tarafında bir karşılığı yoktu. Sanatçılarımızın yaptıkları sanat, başkalarının değerleri ve kültürü üstüne kurulmuş bir sanattı. Dolayısıyla halk, önüne konan bu sevmediği sanatı yemedi. Yani bu sanatı tüketmek için para harcamaya razı olmadı. Bu durumu ise sanatçılarımız yanlış anladılar. Halkımız sanata ve sanatçıya karşı değildi. Sadece benimsemediği, kendi kültüründen olmayan bir sanatı tüketmek istemiyordu. Aslında tarihimiz incelenirse kendimize özgü, bizim kültürümüzden çıkmış, bizim değerlerimizle harmanlanmış, halkımız tarafından büyük bir teveccüh görmüş birçok sanat dalı ve sanatçı olduğunu görebilirsiniz. Karagöz-Hacivat, Meddah, Hikaye anlatıcılığı gibi tarihte birçok sanat türümüz olduğu gibi, halkın değerleri ve kültürüyle yoğrulmuş hala devam eden aşıklık geleneğimiz ve Türk sanat müziği gibi sanatlarımız vardır. Ama maalesef, sanatçılarımız, halkın onların sanatlarını anlayamadığını veya sevmediğini düşündüler. Zaten küçümsedikleri ve cahil buldukları halk ile sahne sanatçılarımız ile halk arasındaki mesafe, küçümseme, kızgınlık, kırgınlık arttıkça arttı. Halktan ümidini kesen sanatçılar, ümidini sponsorlara ve devlet sanatçılığı ünvanıyla devlete kapağı atmakta buldular. Dolayısıyla, sanatçılarımız bu ulufe kültürünü, devletin ve milletin onlara değer vermemesini kabullenmiş oldular. Ancak “devlet sanatçılığı” sanattan ve özgürlüklerden taviz vermek demekti. Çünkü, devlet sanatçısı olup, devletin ve hükümetin ideolojisine ve değerlerine aykırı bir sanat yapmak düşünülemezdi. Dolayısıyla, “devlet sanatçılığı”na razı olarak, devletin buyurgan bakışına razı oldular.
Sanatçılarımız, bir yandan da devletin buyurgan otoriterliğini hak ediyorlar. Çünkü ülkemizde kendini sanatçı ve kendini aydın sınıfında sayan bazı insanlar, kendilerini hep halktan üstün gördüler. Çoğunlukla halkla dalga geçerek, halkın değerlerini aşağıladılar. Bu tutumlarıyla adeta "halk sanat içindir" dediler. Kendilerini ve sanatlarını anlayamadıkları gerekçesi ile kendi halklarını hakir görürken, kendilerini bu halka yakıştıramadılar. Dolayısıyla halkın cebinden para vererek özgürce sanatlarını yapabilmeyi hiç hedeflemediler. Bu yüzden, devletin ve belediyelerin kültüre ve sanatçıya destek vermediği gerekçesi ile suçlamalarına, devletin oynanacak oyunları belirlemesine ve sanatçı kişiliklere karışmasına gocunmalarına gerek yok. Maalesef parayı veren düdüğü çalar. Sanatı sübvanse eden içeriği belirler. En azından devlet tiyatroları ve devlet sanatçısının, devleti ve onu temsil eden partilerin ideolojilerini rahatsız edecek bir esere hiçbir hükümet destek vermez. Ama tabiki kendi emekleri ve çabalarıyla kendi ayakları üstünde duran, devlet dahil, hiçbir kesimden destek almadan hayatını idame ettiren sanatçılar, tiyatroları ve sanat atölyeleri başka. Onlar dimdik durarak, özgürce sanatlarını yapabilirler. Hiç kimse yaptıkları sanattan, gösteriden ve içeriğinden dolayı onları suçlayamaz. Yani, halkın değil, devlet sanatçısı olmayı kabullenmiş sanatçıların devleti, hükümetleri ve resmi ideolojiyi suçlamadan önce kendilerini, tutumlarını ve halka bakışlarını gözden geçirmelerinde fayda var. Halkın neden sanat ve sanatçıya mesafeli kaldığını, önüne sanat diye konan şeyi bir türlü kabullenemediğini sanatçılarımızın değerlendirmesi gerekiyor. Hep iğneyi karşındakine batırmak yerine, biraz da çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekiyor.
Aslında olması gereken şey, ileri batı toplumlarında olduğu gibi, devletin elini eteğini sanattan ve bilimden çekmesidir. Benim yurtdışı gezilerinde şaşırarak gördüğüm olaylardan biri tiyatroların, müzikallerin ve sanat gösterilerinin önünde uzayıp giden kuyruklardı. Özellikle on yıllardır oynayan "Chicago, Aslan Kral ve Operadaki Hayalet" gibi gösteriler ilk günkü kadar yoğun talep görüyor, biletleri pahalı olmasına rağmen adeta karaborsa bir şekilde bulunabiliyor, halk da bulabildiği ilk fırsatta bu biletlerden alabilmek için uzun kuyruklar oluşturuyorlardı. Bu şaşırtıcı manzara karşısında ister istemez bizi, bizim halkımızı, bizim toplumumuzu ve bizim sanatçılarımızı düşünerek karşılaştırma yaptım. Biz hiçbir tiyatro veya sanatsal gösteri için bu kadar pahalı bilet ücreti ödemeye razı olmayacağımız gibi, ancak Ramazan ayında pide almak için ve faturamızı ödemek için bu kadar uzun kuyruklarda bekleyebileceğimizi düşündüm. Bizde devlet ve şehir tiyatroları olarak Büyükşehir belediyelerinin himayesi altında varlıklarını devam ettirebilen sanat camiasının gösterilerinin bedava veya bedavaya yakın cüz-i miktarda bir fiyat olmasına rağmen ilgi çekmediğini talep görmediğini üzülerek gördüm. Üstelik bu durumun nedeni, halkımızın fakir olması veya alım gücü olmaması da değildi. Maç biletlerine, sevdiği takımın maçlarını izlemek için televizyon kanallarına ödenen yıllık abonelik paralarını, insanlarımızın evlerine aldıkları son model gelişmiş televizyon modellerini, internet aboneliklerini ve cebimizdeki son model telefonların maliyetlerini düşündüğümüzde, hiç de fakir bir halk olmadığımız ortaya çıkar. Bulduğum cevaplar ise, halkın önüne konan sanata ilgisi olmadığı ve sanatçının halkına karşı üstten bir bakışının olmasıydı. Halktan kopuk sanatın ise halkta hiçbir karşılığı yoktu. Sanatçının küçümseyerek değer vermediği halk da, bu sanatçıların yaptığı sanata adeta yokmuş gibi.davranıyordu. Devlet ve sponsorlar vasıtasıyla desteklenen sanat gösterilerinin üç kuruşluk çikolata fiyatına satılan biletlerine dahi halk rağbet etmiyordu. Yurtdışında gördüğüm bu manzara karşısında Batılı devletlerin sanata destek vermesine gerek olmadığını, sanatın halkın desteği ve ilgisi ile rahatça çarklarını çevirebildiğini gördüm. Bizdeki gibi, doğal olmayan yöntemlerle sanatı yaşatmaya çalışmanın sanata zarar verdiğini anladım. Bir de, halkın sahiplenmediği bir sanatı ısrarla sürdürmenin de bir anlamı olmayacağının farkına vardım. Çünkü bu boş çabanın bir süre sonra sürdürülemez olacağı aşikardır. Zaten şu anda birçok sahne sanatçısı televizyonlarda oynayan dizilerdeki dizi oyunculuğu ile geçimini ancak sağlayabilmektedir.

Son söz:
Sanatın halk için olması gerekmediği gibi halk da sanat için değildir .Kimisi "sanat, sanatsever içindir "de demiştir. Ancak bence sanat, sanat için yapıldığında sanattır. Çünkü sanat inceliktir, sanat estetiktir, sanat yeniliktir, sanat özgürlüktür. Sanat estetik ve incelik kaygıları ile yapılmadığında sanat olmaktan çıkar. Sevgili arkadaşım Özak'ın söylediği gibi; "Sanat, sanat için değil de, para için olursa, sanatçının hedef kitlesi alıcı olur. Bu ise hedef ne kadar yüksek olursa olsun sanatçıyı sınırlar. Ama sanat, sanat için yapılırsa sanatçının önünde hiçbir limit kalmaz!". Ama sanatçının da karnını doyurabilmekten öte, maddi olarak zengin ve rahat olması da gerekir. Sanatçının geleceği için kaygılanmaması gerekir. Bunun için sanata halkın sahip çıkması, halk tarafından talep görmesi ve yüceltilmesi gerekir. Eğer bu olursa sanat yapay bir sanat olmaktan çıkıp, özgür, özgün ve yaratıcı olabilir. Bu durumda halk ve kitleler sanatı daha da sahiplenir ve sanatçı gönlümüzdeki olması gereken ayrıcalıklı yere kendiliğinden yerleşir. İşte bunun gerçekleşebilmesi için sanatçının halkından kopuk olmaması, sanatını halka dayandırması gerekir.
Sanat, aslında bireyler ve toplumlar için ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır. Temel ihtiyaçlarının üstüne çıkabilen ve insan olmanın o sonsuz potansiyelinin farkına varabilmiş ve estetik duyguları gelişmiş bireyler ve toplumlar için.

25 Mart 2018 Pazar

Kurumsal ve Bireysel Vizyon-Misyon Sözlerinin Klişeler Ötesindeki Önemi Ve Google


"Paradan başka bir şey getirmeyen şirket, zavallı bir şirkettir!" Henry Ford

Her kurumsal olma iddiasındaki şirketin ve kurumların genel merkezlerinde, internet sitelerinde kurumsal kimliklerini açıkladıkları "Vizyonumuz ve misyonumuz" adlı bildirgeleri bulunur. Bu misyon ve vizyon belgeleri şirketin sadece kar hedefi güden bir işletme olmasının yanında, topluma, devlete ve insanlığa olan borçlarını açıkladıkları deklarasyon ve şirketin sahip olduğu değerleri tarifleyen referans bildirgeleridir.  Ancak her şeyin tüketildiği ve dejenerasyona uğradığı günümüzde, anlı şanlı "vizyon ve misyon" sözlerinin anlamları da tüketilmiş ve kanıksanmış klişe sözlere dönüşmüştür.  Çoğunlukla tek tip, basmakalıp, klişeleşmiş bu "misyon ve vizyon" sözleri gösterişli sloganlar olarak birçok şirketimizin ana merkezlerinde, faaliyet belgelerinde ve anlı şanlı kurumsal dökümanlarında büyük bronz harflerle yazılsa da, gerçek anlamlarından uzak bir şekilde üzeri tozlu sayfalar olarak kalmıştır. Şirketi yönetenler ve şirket çalışanlarının birçoğu bu sözlerin farkında bile değildirler. Bu yüzden büyük şirketler vizyon ve misyon sözlerini çalışanlarına zorla ezberlettirirler. Zaten birçok şirketin farkındalığı olan yöneticileri de bu süslü sözlerin sadece o şirketi kurumsal olduğunu göstermek amacıyla yazılmış sloganlar olduğunu bilirler. Vizyon ve misyonun önemi, kurumsal dökümanlara yazılmış süslü sözlerden öte, aslında o şirketin veya kurumun gerçekte neyi amaçladığını göstermektir. Vizyon bir değerler bütünüdür. Basmakalıp süslü sözlerden öte, hedefinize doğru giderken değerlerinizi, dayanaklarınızı, nelerden güç aldığınızı sizi siz yapan unsurları ifade etmektedir. Stephen Covey "vizyonunuz sizin ne kadar uzağa bakabildiğinizi gösterir." der.
Sadece çok para kazanıp, karlı olmayı istemek, o şirketi karlı, büyük ve zengin yapmaz. Zaten tek vizyonu para olan şirket bir yere gelemez. Bu durumu muhteşem bir şekilde anlatan Henry Ford; "Paradan başka bir şey getirmeyen şirket, zavallı bir şirkettir!" der. Eğer şirketin özünde karlılıktan öte bir iyilik amacı varsa, daha ulvi hedefler güdüyorsa o şirket çok büyük ve çok karlı olabilir. Sadece para, ciro, karlılık ve sadece ekonomik büyüklük hedefi güden şirketler başarılı olamazlar. Bu tür şirketlerin durumu, tıpkı sürekli zenginlik hayali kuran bireyler gibidir. Sahip oldukları durum ile, mevcut büyüklükleri ile ilgili olarak sürekli sorunları vardır. Diğer büyük şirketlerin yanında kendilerini küçümserler. Bireyler gibi sürekli bir kendini olduğu gibi kabul edememe, kendini küçümseme, aşağılık kompleksi gibi egosal yaklaşımları vardır. Sadece zenginlik hayali kuran bireyler gibi, sadece ekonomik büyüklük hayali kuran şirketler zihinsel dönüşümü gerçekleştiremezler. Ciro, para ve karlılık oranları o şirketleri esir alarak kurumsal benliklerini bloke eder. Sadece hedefi zengin olmak olan bir insanın, motivasyonunu devam ettirmesinin zorluğu gibi, sadece en büyük ve en karlı olmak isteyen şirketlerin de motivasyonları sürdürülebilir olamaz. Yolun bir noktasında zaafiyet geçirir ve tükenir. Hatta, aniden paraya kavuşan insanların dağıtması ve servetlerinin devamını sonraki nesillere aktaramaması gibi, şirketler de bu büyüklüklerini koruyacak devamlılıkları kurumsal ve içselleştirebilmiş misyon ve vizyondan muaf ise, çok kısa bir zamanda  bertaraf olurlar ve yok olup giderler. Zengin olabilmek için parayı aşan bir vizyon gereklidir. Güçlü olabilmek için gücü alan bir vizyon gereklidir. Büyük olabilmek ve büyük kalabilmek için parayı ve karlılığı aşan içselleştirilmiş ve kurumsal vizyon gereklidir. Bakınız Google. Google'ı "Google" yapan şey nedir? En kısa zamanda dünyanın en büyük,en karlı ve en zengin olma şirketi olma vizyonu mudur? El cevap: Hayır! Eğer Google, dünyanın en karlı ve en büyük şirketi olmak isteseydi, hayatımızda devrim yaratan "Google Maps" gibi uygulamaları, milyarlarca kullanıcıya ücretsiz kullandırması yanında, Google Maps'in kaynak kodlarını yazılım geliştirebilmeleri için developper lara ücretsiz olarak kullandırmazdı. Hayır, Google eğer dünyanın en büyük şirketi olmak isteseydi, hiçbir karşılığı olmadan kara kıta Afrika'daiçin havada asılı duran balonlarla internet getirebilmek için hiçbir yatırım yapmazdı. Hayır, Google dünyanın bir numaralı şirketi olmak isteseydi, günümüzde "Apple" şirketinin para ile kullandırdığı, "Drive, Google Photos Cloud gibi onlarca hizmeti milyarlarca son kullanıcının hizmetine ücretsiz olarak sunmazdı. Hayır, tam tersine, Google'ın hiçbir uygulaması direkt olarak son kullanıcıya ve firmalara birşeyler satmak ve son kullanıcıyı sömürmek değildir. Google gelirini, kullandırdığı yeni ve Google maps gibi, YouTube gibi inovatif ve yeni pazarlar oluşturan uygulamaları yaygınlaştıkça, reklam vermek isteyen ve uygulamalarının avantajlarından yararlanmak isteyen firmalardan elde etmektedir. Ayrıca bu döneme kadar şahit olmadığımız bir şekilde, milyonlarca dolar ödeyerek ve emek vererek oluşturdukları kaynak kodlarını bütün insanlığa, developperlara ve hatta isteyen son kullanıcılara açmaktadır. Google. Tüm dünya insanları için hayata kattığı kolaylıklar ile ne kadar büyük bir lütuf ve nimet! Ancak Google bu vizyonu sayesinde, çok kısa bir zamanda dünyanın en büyük şirketlerinden birisi olmuştur. İnanıyorum ki, çok yakın bir gecekte, bunu hedeflemese de, doğal ve kendiliğinden olarak "Apple" şirketinin de önüne geçebilecektir.
Bu dünya üstünde sadece şirketlerin ve kurumların değil, bireylerin de, (herkesin olmasa da) bu dünyada bir vizyonu ve misyonu vardır. Stephen Covey - Etkili insanların 7 alışkanlığı adlı eserinde, bireylerin de misyon ve vizyon bildirimlerine sahip olmaları gerektiğinden söz eder. Bireysel olarak değerlerimizi, ilkelerimizi, referanslarımızı, hayatta, dünyada ne yapmak istediğimizi, hayattaki amacımızı tespit etmemiz gerektiğini söylüyor. Kendi hayatımız ile ilgili olarak, kişisel misyonumuzu (ilkelerimizi, değerlerimizi görevlerimizi ve amaçlarımızı) yazmak ve bu misyonumuzun her daim farkında olmayı öğütlüyor. Covey, muhteşem anlatımıyla, "Kişisel olarak hayattaki amacımız ve misyonumuz nedir? Biz gerçekten kimiz? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Bu soruların cevabını bulmak, yazmak ve deklere etmek zannedildiği gibi basit ve kolay değildir. Belki aylarımızı, hatta yıllarımızı alacaktır. Ama cevabı aramaya değer bir çabadır. Zaten er yada geç, bu sorgulamayı hayatınızda bir gün yapacaksınız. Aslında ne kadar erken yaparsanız o kadar iyi. Her gün yaşamımızı küçük görevler, küçük hesaplar ve günlük kaygılarla tüketmektense, birkaç haftamızı, ayımızı belki yılımızı, kendimizin bu dünyadaki amacımızı düşünmeye ve bulmaya ayırabiliriz. Bunu yapmalıyız, çünkü kalıcı ve etkili değişiklikler, değerler ve ilkelerden gelir. Ancak o taktirde görünüşte imkansız olan değişiklikleri hayatınıza uygulayabilir, görünüşte imkansız görünen işleri başarabilirsiniz. Kişisel manifestomuz için; "Hayatımızın anlamı ve amacı nedir? Ne için yaşıyoruz?" sorularına yüreğimizden gelen cevabı bulmalıyız. Kendi kişisel menkıbemizi bulmak bizi motive edip, hayatımıza aradığımız anlamı getirecek ve bizi harekete geçiren güç haline dönüşecektir. Kişisel manifestonuz ihmale gelmeyecek kadar önemlidir. O sizin hayata karşı olan duruşunuzdur. Hayatınızın ve yaşamınızın ardında yatan anlamını bulmaktır. Niçin doğduğunuzun ve kim olarak niçin öleceğinizin farkına varmaktır. Çünkü ancak köklü ve sürekli hareketler kalıcı etki bırakabilir. Amaçsız faaliyet ve girişimler saman alevi gibi sönerler. Büyük hayaller ve umutlarla başlanılan işler en küçük bir zorlukta, ilk fırsatta bıkkınlıkla, yorgunlukla, hayal kırıklıkları ile sonlanırlar. Herkesin yaşamında belirli bir görevi ya da misyonu vardır. Bu nedenle, kişinin ne yeri doldurulabilir, ne de yaşamı tekrarlanabilir. Kısacası herkesin misyonu kendine özgüdür. Tıpkı yerine getirmesi için eline geçen belirli fırsatlar gibi. Misyon bildirimi, bir gecede yazacağınız bir şey değildir. Derin bir içe bakış, dikkatli bir analiz ve düşünceli bir ifade ister. Çoğu zaman, bildirim son şekline sokuluncaya kadar tekrar tekrar yazılması gerekir. Tam istediğiniz gibi oluncaya kadar birkaç hafta, hatta aylar geçebilir." diyor.
Biz bu güne kadar hep başkalarının projelerini takip ettik. Hep başkalarının gittiği yoldan gitmeye çalıştık.Hep başkalarının projelerinin, kariyerlerinin, zenginlik ve başarı hikayelerinin büyüsüne kapıldık. Hep onlara, o; kendi projesini , kendi menkıbesini bulabilmiş, başarılı ve saygıdeğer insanlara gıpta ettik. Onlar gibi olmaya çalıştık. Onların istediklerini isteyip, onların yollarından gitmeye çalıştık. Ama olmadı, olmuyor! Halbuki başkalarının yollarında yürümeye çalışmak veya başkalarının projelerini takip etmek yerine kendi misyonumuzu, kendi  projemizi bulmalı ve kendi yolumuzda yürümeliyiz. İnsan olarak hepimizin birbirimizden farklı özellikleri ve yetenekleri var. Bu dünyada her insanın ayrı bir yolu, ayrı bir projesi ve misyonu vardır. Sadece biraz üzerinde düşünüp o misyonu ve projeyi bulmaya çalışmak gerekmektedir. Hayatımızın çok daha derin bir anlamı ve daha büyük bir amacı olmalı. Bir insanın hayatı, yemek-içmek, uyku, üremek, aylık geçimini temin etmek, para ve servet biriktirmek, bu dünyada gününü gün etmeye çalışmak, ve verildiği kadarını yaşamak kadar basit olamaz.

3 Mart 2018 Cumartesi

Tuvalet Kültürü ve Medeniyet Savaşları


Herkesin bildiği, bir fikri olduğu ama üzerinde çok fazla düşünülmemiş veya  yazılmamış bir konu ile karşınızdayım. Tuvalet, tüm dünyada sıklıkla WC olarak tanımlanmasıyla ortak bir isimde buluşma gerçekleşmiştir. WC, tanım olarak İngilizce'den "water closet"in kısaltmasıdır. Ülkemizde ise, tuvalet, WC, Yüznumara, Hela, Kubur, Ayak yolu...vb isimleri olan tuvalet, Batı'da "rest room" yani, rahatlama odası olarak da anılıyor. Tuvalet en çok rahatladığımız yerlerden birisi olması şaşırtıcı değildir. Tuvalette yaşanan rahatlamanın, beynimizi derin dinlenme, yani alfa moduna soktuğu yapılan bilimsel tespitlerle kanıtlanmıştır. Bu yüzden hayatımızda en önemli şeylerin çoğunlukla tuvaletteyken aklımıza gelmesi insanı şaşırtmamalıdır. Bu durum "Türkün aklının ya ***arken, yada kaçarken gelir.” sözü halk arasında çok sık kullanılmasıyla anlaşılmaktadır. Ancak bu durumun biz Türklere özgü bir yanı olmayıp, tüm insanlar için geçerli olmasıdır. Kimi araştırmalara göre, insanlar olarak ömrümüzün bir yıldan fazla bir zamanı tuvalette geçiriyoruz. Dolayısıyla, insan medeniyeti ve tuvalet arasındaki bağlantı çok güçlüdür. İnsan medeniyetinin ulaştığı noktayı tuvaletlerin geldiği noktadan anlayabilirsiniz. Ulusların tuvalet alışkanlıklarından ve temizlik kültüründen medeniyetlerinin durumu hakkında genel bir kanıya varabilirsiniz. Bir ülkenin umumi tuvaletlerinin temizliğine ve fiziki durumuna bakarak, o ülkenin gelişmiş ve medeni bir ülke olduğunu yada olmadığını anlayabilirsiniz. Kimine göre diş macununun olduğu kadar, bir ülkenin tuvalet kağıdı tüketimi de, gelişmişlik ölçeklerinden biridir.
Tuvalet kültürü aynı zamanda ayrışmanın, ön yargının ve medeniyet çatışmasının da sembolüdür. Uluslar ve milletleri genelde birbirlerini temiz olmadıkları ve tuvalet kültürü olmadığı gerekçesi ile suçlarlar. Birbirlerini acımasızca eleştirir ve hatta kimi zaman da aşağılarlar. Batılılar Doğuluları hoyrat, kaba ve gayri medeni buldukları gibi, çoğu zaman yeterince temiz olmamakla, tuvaletlerini çağdışı ve ilkel olmakla suçlarlar. Doğu ve bizim gibi Ortadoğulular da Batılıları yeterince kişisel temizlik yapmadıkları, büyük tuvalet yaptıktan sonra popolarını yıkamadıkları, tuvaletlerinde taharet musluğu olmadığı gibi gerekçelerle aşağılarlar. Bitmeyen Doğu-Batı, Gelişmişlik - Az gelişmişlik, Temiz-Pis, kavgaları gibi, medeniyet kavgaları da zaman zaman Alaturka tuvalet ile Alafranga tuvalet kültürü üstünden yürümektedir.
Alafranga-Alaturka Savaşları
Kuşkusuz insanların atalarından öğrendiği tuvalet alışkanlığını değiştirmeleri çok zordur. Bu yüzden bizim ülkemizde de Alaturka tuvalet severler ile Alafranga tuvalet severler arasında hangi sistemin daha temiz ve makbul olduğu konusunda bitmek tükenmek bilmeyen kavga sürüp gelmektedir. Özellikle Alaturka tuvaletin yaygın olduğu mütedeyyin ve geniş halk kesiminin bir kısmı, Alafranga tuvalet kullanmayı iğrenç ve İslami temizlik anlayışına aykırı bulmaktadır. Alafranga tuvaletin kapağını indirerek oturmak, o tuvalet kapağının plastiğinin bedenine, bacaklarına ve kalçalarına değme hissi çok iğrenç olmanın ötesinde, bu tuvaleti kullanmak zorunda kalmak bir zulüm gibi gelmektedir. Çünkü, bu tuvaleti kapağını kaldırmadan ayakta kullanan erkeklerin çişlerini sağa sola, oturma kapağına sıçratma ihtimali bu tuvaleti kullanma fikrini iğrençleştirmektedir. Alafranga severler ise Alaturka tuvaleti çağ dışı, pis ve iğrenç bulmaktadırlar. Onlar için, tuvalete başkalarının kullandığı terlik ile girmek zorunda kalmak, taharet maşrapası kullanmak, bazı erkeklerin ayakta yapmasından dolayı çişlerinin her yere, terliklere, maşrapaya sıçramış olma ihtimali bu tuvaleti kullanmayı iğrençleştirmektedir. Yani Alafranga tuvalete alışan biri için de Alaturka tuvaletikullanmak bir zulümdür.
Ben ise bu iki tuvaleti de kullanmaya alışan birisi olarak bu duyguların ikisini de yaşadım.  Ben Alaturka tuvaletin dahi olmadığı bir köyde doğdum. Alt katta hayvanların ahırlarının olduğu köyümüz evlerinde, insanların yaşam yeri odaları ve tuvaletleri ikinci katta olup, evler tahta ve kalın odunlardan yapılmıştır. Tuvalet denilen yer, altı boş olup, küçük bir çocuğun içinden geçip düşebileceği büyüklükte sadece küçük bir delik olan küçük bir oda demekti. O zamanlar köyümüzde lağım çukuru bilinci yoktu. Büyük tuvaletinizi yaptığınızda,bıraktığınız emanetlerin ikinci kattan aşağıya yere düşüşüne şahit olabiliyordunuz. Yani, tuvaletin kullanıldığı dışarıdan görülebiliyordu. Çocukluğumda, büyük tuvaletimi yaparken, aşağıdan bostandan birinin geçerek popomu görme ihtimalinin yanında, delikten aşağı düşme endişesi taşıdığım da olurdu! Çünkü, delik küçük bir çocuğun düşebileceği kadar genişti. Bir de, tuvaletin ıslanmaktan dolayı çürümüş ve esneyen tahta zemini çocukluğumda beni güvensiz hissettirirdi. Ama bu sistem de çömelerek yapıldığı için Alaturka sistemine yakındı. Ortaokul ve lise yıllarımın geçtiği Gebze'deki evimizde ve o dönemki tüm çevremizde ise Alaturka tuvalet kültürü hakimdi. Alafranga tuvalet sistemini görmüşlüğüm olsa bile, kullanımı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ta ki kazandığım Yüksekokulda öğretim görmek üzere gittiğim Burdur'da ilk gece kalmak zorunda olduğum otel odasına kadar. Yurt kaydım olmadığı için, ilk gece bir otelde kalmak zorundaydım. Kalmak için ise o dönem Burdur'un en güzel oteli, Hoşafçı Oteli seçmiştim. Yüksekokula kayıt ve yerleşme telaşı yaşadığım o gün midemde ve bağırsaklarımda da sorun yaşıyordum. Huzurlu bir şekilde tuvaletimi yapmaya ihtiyacım olduğu o gece Alafranga tuvalet ile yüzleşmek zorunda kaldım. Çünkü odada sadece Alafranga tuvalet mevcuttu. Acilen oturmam gereken bu tuvalete nedense bir türlü oturamıyordum. Benden önce başkalarının da oturduğu o oturma yerine oturmak bana iğrenç geliyordu. Birkaç defa çaresizce tuvaletin etrafında dolandım durdum. Artık bağırsaklarım patlamak üzere idi. O yıllar gibi gelen bir kaç saniye içinde aklıma iyi bir fikir geldi. Tuvaletin kapağını kaldıracak, üstüne çıkıp, tuvaletin kenarlarında ayakkabılarımla basarak atalarımdan öğrendiğim gibi çömelerek tuvaletimi yapacaktım. Evet çok akıllıca bir fikir gibi görünen bu tehlikeli girişimi uyguladım. Düşme korkusu ve ölüm tehlikesi geçirerek büyük tuvaletimi sorunsuzca yaptım. Artık o andan sonra benim için Alafranga tuvalet bitmişti. Bu tuvaleti tasarlayanlardan ve buraya koyanlara küfürler ettim! Şükür ki, bu badireyi de atlatmıştım. Ama doğru düzgün temizlenemediğim için hemen bir duş alarak kendimi ancak temiz hissedebildim. Sonrasında neredeyse on yıl Alafranga tuvalete oturmadım. 
28 yaşımda satın aldığımız ilk evimizde Alafranga tuvalet olduğu için zamanla bu tuvalete oturmaya alıştım. Hatta sonraları Alaturka tuvaletten daha çok sevdim. Çünkü Alafranga tuvalet ile oturarak yapıldığında Alaturka tuvalet gibi ıslanmıyor ve hiçbir yere pislik sıçramıyor, tuvalet temiz kalıyordu. Ama bunu anlayabilmek için, yüzleşme yaşamam,  deneyimlemem ve ön yargılarımdan kurtulmam gerekiyordu. Şimdi ise ben Alaturka tuvaleti çok iğrenç, ıslak, kirli ve rahatsız buluyorum. Ama insanların atalarından görerek alıştıkları tuvaletin dışındaki sistemlere ön yargılı bakmalarını gayet iyi bir şekilde anlayabiliyorum.
Ancak, biz Türkler değişime çok açık, şartlara çok hızlı adapte olabilen bir halkız. Bu da bizi güçlü kılıyor. Darwin; "Doğada güçlü ve akıllı olanlar değil, şartlara en hızlı adapte olabilenler hayatta kalabilirler." demiştir. Halk olarak 30 yıl önce baskın olan Alaturka tuvalet kültüründen, çoğunluğun Alafranga tuvalet kültürüne geçtiği günümüzde ne kadar büyük çaplı bir kültürel değişime uğradığımızı anlayabilirsiniz. Alafranga tuvalete geçiş hızımız bizim ne kadar kolay dejenere olabilen bir halk olduğumuzu ortaya koyduğu gibi, şartlara, çağa ve değişimlere ne kadar hızlı adapte olabildiğimizin bir kanıtıdır. Türk milletinin en güçlü yönü olan adaptasyon ve hayatta kalma genleri sayesinde binyıllardan gelen Alaturka ve çömelerek tuvalet yapma kültüründen Alafranga tuvalete onyıllar içinde geçme başarısı hiç de yabana atılabilecek bir şey değildir.


İlk Modern Tuvalet

Kültürel bir gezi için gittiğim Gaziantep'te Zeugma antik kentinin kalıntılarının ve birbirinden muhteşem mozaiklerinin sergilendiği "Zeugma Müzesi" ni de ziyaret etme şansı bulmuştum. Herbiri birbirinden güzel antik Yunan döneminin mitolojik efsanelerinin resmedildiği eşsiz güzellikteki mozaikleri ile belkide dünyanın en güzel müzelerinden birisidir. Bu müzede mozaiklerin muhteşem mozaiklerin yanında beni en çok etkileyen şey, o dönemin yöneticilerinin yaşadığı evin (buluntular ikiz villa tabir edilen aslında her biri birer saray olan yerleşim yeridir) kalıntıları idi. Bu kalıntılar arasında en çok dikkatimi çeken şeylerden biri; oturmalı, temizlenme suyu olan, kanalizasyonu olan ilk modern tuvaletin atası sayılabilek olan tuvaleti görebilmek olmuştu. Resimlerden de görülebileceği üzere yan yana olan iki tuvalette iki soylu yan yana oturup, konuşarak, hatta devlet işlerini hallederek hacetlerini giderebiliyorlarmış. Tuvaletlerin dikkat çeken yönü, temizlenme amaçlı olarak ön taraftan akar su şeklinde gelen temiz su, arka taraftan pis su olarak gitmekte, sonunda dünyanın ilk modern kanalizasyon borularına bağlanarak pislik uzaklaştırılmaktadır. Bu ilkel görünebilek tuvaletler temizlenme (yani taharet) imkanı ile şu anda Batı toplumlarının günümüzde kullandığı Alafranga tuvaletden bile çok daha ileri noktalarda olmasıdır. Ayrıca bu tuvaletler ve kanalizasyon sistemi, Roma İmparatorluğunun temizliğe önem verdiğinin birer göstergeleridir. Benzer şekilde kanalizasyon sistemini ve meşhur Roma hamamlarının antik Roma kenti Pompei harabelerini gezerken de görmüştüm. O dönemin ikiz villasının (saray) kalıntılarından çıkan bu ikiz tuvalet tabiki evin dışındaydı. Ve soğuk havalarda dışarıda tuvaletini yapmak zorunda kalan soylular veya yöneticiler için eziyet verici derecede dondurucu oluyordu. Elbette o dönemin kıvrak zekalı yöneticiler bu sorunun da üstesinden gelmişlerdi. Önce bir çift köle gidip soğuk taşlara oturarak ısıtmayı gerçekleştirir, sonra da soylular gidip hacetlerini yaparlarmış. Hiç kuşkusuz pratik ve işe yarayan bir metod.:)



En Büyük Türk Buluşu, Taharet Musluğu
Biz Türklerin ülkemiz dışında en çok zorlandıkları konu taharet musluğunun olmaması sorunudur. Bir arkadaşım, Avrupa'ya çıktığı zamanlarda gittiği her (büyük) tuvaletten sonra kendini kirli hissettiği için duş aldığını söylemişti. Avrupa ve Amerikada taharet alışkanlığı olmaması yüzünden tuvaletlerinde taharet musluğu da yoktur. Bir Alman arkadaşım ise taharet musluğu için; "Türklerin bulduğu en büyük buluştur." diyerek taharet musluğu çözümünü ne kadar çok beğendiğini söylemişti. Kışın dondurucu ve soğuk su gelmesinin dışında mükemmel bir tasarım olduğunu ifade etmişti. Ancak maalesef bu büyük Türk buluşu nedense Türkiye dışında kabul görmemiştir. İnsanların atalarından öğrendiği en temel alışkanlıkları gibi, bu alışkanlıklardan biri olan tuvalet alışkanlığını da değiştirmek çok zordur. Bu yüzden alafranga tuvaletler için biz Türklerin dünya medeniyetine hediye ettiği taharet musluğu çözümü sadece Hristiyan ülkelerde değil, Müslüman Arap ülkelerinde dahi kabul görmemiştir. Bu yüzden yurtdışına, özellikle de Avrupa ve Batı ülkelerine seyahat eden Türklerin yemeklerde yanlışlıkla domuz eti yeme endişesi yanında, taharet musluksuz tuvaletler olmaktadır. Maalesef havaalanından veya Kapıkuleden çıkar çıkmaz çok sevdiğimiz taharet musluğu ortadan kaybolmaktadır. Bu da pratik çözümler bulmakta çok maharetli olan biz Türklerin farklı çözümler geliştirmesine neden olmaktadır. Kimi tuvalete giderken yanına yarım litrelik pet su şişesi almakta, kime de benim gibi ıslak mendil almakta,  kimileri ise çok daha farklı çözümler geliştirmektedir. Yalnız bir keresinde bir proje için uzun süreli olarak kalabalık bir Türk grubu olarak gittiğimiz Almanya'da, çalıştığımız tesisin tuvaletleri tıkanmıştı. Biz ise duruma ses çıkarmasak da, bu durumun yoğun ıslak mendil kullanımından dolayı kaynaklandığını anlamıştık.

Britanyanın Eski Dönemlerindeki Tuvalet ve Lavabo Kültürü
Kanalizasyon sistemi ve alışkın olduğumuz tuvaletlerin olmadığı eski Britanyada tuvalet pislikleri bir kovada biriktirilip, belli bir saatte pencerelerden sokağa dökülürmüş. Bu yüzden sık sık oluşan alt kata pislik sıçramalarından sakınmak için Londra'da özel bir mimari gelişmişti. İngiltere'de evlerin pisliklerini rahatça dökebilmeleri ve alt kata sıçratmamaları için üst kata çıktıkça evler üst kata doğru genişleyen bir mimari ile yapılıyordu. Bugün hala bu eski mimari tarzındaki evleri Londra'da veya Edinburgh gibi şehirlerde görmek mümkündür. Edinburgh'da pislik dökme saati ve ritüeli varmış. Zamanın şehir yönetimi herkesin kafasına göre bir zamanda pisliklerini sokağa dökmesini yasaklamış. Çünkü sokaktan geçenler için, ticaret yapan insanlar için ve belli bir saatte sokaktan geçmek zorunda olan normal insanlar için pis ve tehlikeli olan tuvalet suyu dökme işi sıkı kurallara bağlanmış. Pislikler her gece sakakta olan insan sayısının en az olduğu saat 23:00 da dökülebiliyormuş. Saat 23:00 ı vurduğunda Edinbrough'lular camlarını açıp Fransızca su anlamına gelen “l'eau” (aslında evlerin camından dökülen şey su değil, pislik ile karışık su idi) diye sakağa pislik dökeceklerini uyararak varsa aşağılarda olanların kaçabilmelerine fırsat tanıyarak pisliklerini dökebiliyorlarmış. Eğer aşağıda birisi varsa Fransızca “su geliyor!” uyarısıyla son sürat oradan kaçması lazım. Yoksa kafasına pislik inecek! Ne kadar kibar değil mi? Fransızca olunca pis su bile kibarlaşıyor. O dönem Britanyalılarda da bir Fransız hayranlığı varmış demek ki. Bu hikaye bana Matrix filminden çok sevdiğim bir sahneyi hatırlattı. Seçilmiş kişi Neo ve sevgilisi Trinity onları Matrixe ulaştıracak Anahtarcıyı bulmak üzere kendi başına bir kişi (sistem) olan Merovingian’a müracaat ederler. Oldukça egosu yüksek olan Merovingian, onlara yardım etmediği gibi bol bol nutuk atmaktadır. Söz aralarında sürekli olarak Fransızca kelimeler kullanmaktadır. Merovingian; "Fransızcayı çok seviyorum, özellikle de küfürlerini. Bu öyle bir his ki, sanki tuvaletten sonra kıçımı ipek mendillerle silmek gibi bir şey!" der. Tabiki gece geç saatlerde pislik kovalarının boşaltılması, sokakta kimselerin olmadığı anlamına gelmez. O devirlerde tüm barlar gece saat 22:00 da kapanıyormuş. Bir çok insan sarhoş olarak barlardan çıkıp evinin yolunu bularak evine ulaşabildiği saatlerde pislik döküm saati başlıyormuş. Bu yüzden sarhoş olan insanlar ya sokaklarda bok içinde sızmış olarak, yada evlerine kafasından aşağı pislikler içinde ulaşmış oluyorlarmış. Sarhoş olmanın bedeli veya cezası gibi bir şey. Bu konuda bir diğer ilginç bilgi de, alt katlarda oturup da, üstten dökülen pisliklerin duvarlarına ve camlarına sıçramasına maruz kalan insanların fakirler değil de, tam tersi zenginler olmalarıdır. Çünkü, o devirlerde çok sık olan yangınlardan dolayı, bir çok insan hayatını kaybetmekteymiş. Oluşabilecek bir yangında, kaçması en kolay olan alt kat dairelerin ve evlerin fiyatı daha pahalı olduğu için, alt katlarda sadece zenginler kalabiliyorlarmış. Sanırım, fakirler de, fakirliklerini ve ezilmişliklerini zenginlerin üstlerinden pisliklerini dökerek rahatlatabiliyorlardı. Bence de çok adaletsiz sayılmaz hani!

İngilizlerin iki musluklu ve gideri kapatılan lavabosu
Birleşik Krallığa ilk gittiğim zamanlardaki en çok garipsediğim olaylardan birisi de, sıcak su ve soğuk su musluğunun ayrı ayrı olduğu onların geleneksel lavabo dizaynı idi. Ben yüzümü yıkadığım suyu ılıştırmak için önce kaynar su akan musluktan bir miktar alıp, daha sonra dondurucu soğuk su akan musluktan avucumu yakan suyun üstüne ilave edip, ılıştırarak bu suyu yüzüme çarpmaya çalışırken, İngilizler gibi bilimi bulan bir milletin neden böylesi saçma bir musluk ve lavabo tasarımını kullanmaya devam ettiğini anlamaya çalışıyordum. Daha sonra tabiki bu durumu İngilizlere sordum. Meğerse onlar yüzünü yıkarlarken musluktan aldıkları suyu direk yüzlerine sürmüyorlarmış. Küçük bir mekanizma ile lavabonun giderini tıkayarak, bir küveti doldurur gibi sıcak ve soğuk su doldurarak suyu lavabonun içinde ılıştırıyorlar, sonra da lavabodaki suyu yüzlerine çarparak yüzlerini yıkıyorlarmış. Bizim kültürümüzde lavabonun gideri asla tıkanmadığı gibi, tükürdüğümüz ve burnumuzu sümkürdüğümüz lavabodaki suyu biriktirip ılıştırarak yüzümüzü yıkamak asla yapmayacağımız bir şeydir. Böylece temizlik anlayışında kültür farkının ne kadar önemli olduğunu da anlamış oldum.

Diğer Dünya Tuvaletleri ve Önyargılarımız
Kimimize göre Batı, tuvalet ve kanalizasyon kültürünü bizden almıştır. Bir zamanlar Batılıların Britanya gibi tuvaletlerini kovaya yapıp sokağa döktükleri, eski çağlarda Fransızlar gibi bazılarının evlerine, saraylarına  ve sokaklarına yaptıklarını, hizmetçilerin bıraktıkları emaneti almaları için üstüne tüy diktiklerini anlatıp mutlu oluruz. Fransızların pisliğe değmemek için yüksek topuklu ayakkabıları, tuvalet sonunda kötü kokmamak için parfümü “Eau De Toilette” icat ettiklerini o dönem bizim hayatımızın nasıl olduğuna kafa yormadan gururlanarak anlatırız. Ama, Batılılar evlerinde yada saraylarında kovaya yaparken, yada sokaklarına ve avlularına yaparken bizim bir evimizin, avlumuzun ve sokağımızın olmadığını, oradan oraya göçen, arazide de nereye müsaitse oraya yapan bir millet olduğumuzu unuturuz. Hiç düşündünüz mü, bizler acaba Orta Asyada göçer bir toplum iken nasıl hacet gideriyorduk acaba?
Aslında bir milletin sadece kıç temizliği medeniyet kriteri olarak yeterli bir gösterge değildir. Bunun yanında, Batılıların tümünün poposunu yıkamadığı bilgisi de doğru değildir. Latin İspanyol, İtalyan, Portekiz kökenli milletler popo temizliği için "Bide" isimli popo yıkama lavabosu icat etmişler ve halen daha kullanmaktadırlar. Aslında biz Türkler Latin Roma kültüründen çok şeyler almışızdır. Atalarımız Orta Asya'dan çıkıp Roma İmparatorluğunun yüzlerce yıldır hüküm sürdüğü Anadolu'ya geldiklerinde  Roma hamamlarını buldular. Atalarımız da bu hamam ve temizlenme kültürünü benimsedi, yaygınlaştırdı ve bugünlere kadar devam ettirdi. Böylece dünyada Türk Hamamı artık bir marka  ve temizlik algısı olmuştur. Ancak bize esinlenme kaynağı olan Roma hamamlarının kalıntılarını Roma İmparatorluğunun hüküm sürdüğü dünyanın pek çok köşesinde bulabilirsiniz. Ben Vezüv yanardağının püskürmesi ile lavlar ve küller altında kalan antik liman kenti Pompei yi gezdiğimde görmüş ve çok etkilenmiştim.
Aynı şekilde popo yıkama kültürü de Latinlerde de vardır. Bide denilen ve alafranga tuvaletin yanına konulan 2. tuvalet taşı taharet temizliği amaçlıdır. Benim bide ile karşılaşmam da alafranga tuvalet ile yüzleşmem gibi tirajikomik olmuştur. Ziyaret için gittiğim Arabistan'da kaldığım Hiltonda "Bide" ile karşılaştığımızda ailecek afallayıp ne olduğunu anlamaya çalışmamız hayatımda unutamayacağım anılarımdan birisi oldu. Otel odasının tuvaletinin yanında gördüğüm bide denilen şeye çok şaşırmış, kullanılma amacını anlamamıştık! İçimde şüphe olmasına rağmen düşündüğüm şey, bunun bir ayak yıkama lavabosu olduğu idi. Hatta orada ayaklarımı yıkamıştım. Sonradan araştırma yapıp da, bu bide denilen şeyin ayak yıkama lavabosu değil, bir popo yıkama lavabosu olduğunu öğrendiğimde şaşırmış ve şok olmuştum. :) Tabiki bir daha o lavaboda ayak yıkamadığım gibi, pek yaklaşmadım da. Ancak daha sonra "Bide" lavabosunu veya klozetini araştırdığımda Latin kültürünün temizlik alışkanlığından geldiğini öğrendim. İspanya ve İtalya gezilerimde de bide lavabosunun tüm tuvaletlerinde olmasa da, yaygın olduğunu gördüm.
Ancak Arabistan'da tuvalet kültürü ile ilgili olarak şaşırtan şey; tuvaletlerinde temizlenme için taharet musluğu olmaması, bunun yerine duş başlığı gibi hortumlu bir musluğun kullanılması idi. Araplar bu hortumlu ve basmalı musluk sistemini hem Alafranga hem de Alaturka tuvaletlerinin hepsinde kullanıyorlardı.Yani her tuvaletin yanında duş başlığı gibi musluklu hortumlar vardı. Adeta eski tip telefon ahizesi gibi olan bu basmalı musluklu mekanizmayı kullanarak bir elinizle altınıza su tutup, bir elinizle de temizlik yapmanız gerekiyordu. Tabiki başka ellerin tuttuğu bu hortumlu musluğu tutmak zorunda olmak bile alışık olmadığımız için bize iğrenç geliyordu. Arabistan'da iken de, aynı Avrupa'da olduğu gibi milletimle, ve buluşu bize ait olan taharet musluğu çözümü ile gurur duydum.
Adeta dünya mutfağını deneyimlemek gibi anlaşılabilecek şekilde, dünya tuvaletlerinden Amerika ve Meksika tuvaletlerini de deneyimleme fırsatı buldum. Bunun için kendimi çok şanslı hissedebilirim. ABD'de ve Amerikan baskın kültürünün etkisiyle yaydıkları Meksika'da tuvaletler bir çeşit Alafranga olup, biraz geliştirilmiş biraz da değiştirilmiştir. Alafranga tuvaletlerin yuvarlak hatları uzun oval elips biçimine evrilmiştir. Oturma kapağının ön uç kesimi, ayakta küçük tuvaletini yapan erkeklerin, oturma kapağını kaldırma alışkanlıkları olmadığı için, veyahut kapağı kaldırmalarını gerektirmeyecek şekilde oturarak tuvaletini yapan kişiye değmemesi için kesik şekilde tasarlanmıştır. Biliyorum ki anlatmakla anlaşılması zor bir durum olup, ancak deneyimleyerek tam anlaşılabilir. Ama anlaşılması için elimden geleni yaptığım gibi,  kendi çektiğim fotoğrafla !!! bunu zenginleştirmeye çalıştım. Kuzey Amerika tuvaletlerinde beni şaşırtan şeylerden biri de, tuvaletlerin yarıya kadar kısmının su (temiz) dolu olmasıydı. Başlarda bu durumu oldukça yadırgasam ve şaşırsam da, sonunda alıştım ve bu tasarımın sebebini de çözdüm. İçi su dolu wc tasarımı ile büyük tuvalet suya yapıldığı için, hepimizin başına devalarca gelmiş olan, kazuletin tuvalete yapışması, 5 defa dahi sifonun çekilmesine rağmen pisliklerin tuvalet porseleninden çıkmaması sorunlarını kökten çözüyor, fırçalama işlemine gerek bırakmıyordu. Sifonu çekince tuvalet kirlenmiş ve içinde pislikler olan suyu atıyor, sonrasında tuvaleti yine yarıya kadar temiz suyla dolduruyordu. Bu tuvalet sistemi ile ilgili bir diğer dikkat çekici bilgi de, sifonunun çok güçlü olması idi. İşte orada, ne Alman, ne İngiliz ne de Türk sifon mühendisliğinin Amerikan mühendisliği kadar ileri olamadığının farkına vardım. Sifonlar o kadar güçlüydü ki, yanlışlıkla sizi bile içine çekebilecekmiş gibi korku da veriyordu. Bu yolculuğu yaptığım sevgili arkadaşım Mehmet bu güçlü çekiş sistemini açıklarken "işi şansa bırakmamak" olarak nitelendirmişti. Evet bu sifon ve yarıya kadar su dolu tuvalet tasarımı ile birkaç defa sifon çekmeniz gerekecek veya fırçalama yapmanızı gerektirecek hiçbir pislik kalmıyordu. Ne diyelim, el elden üstündür.
Kabul etmek gerekir ki, Avrupa'da ortak kullanımda olan tuvaletlerindeki lavaboların temizliği bizim lavabolarımıza göre çok çok temizdi. Bu konuda Almanya’da beni şaşırtan şeylerden birisi, insanların lavaboyu kullanıp, elini ve yüzünü yıkadıktan sonra bir sonraki kullanıcı için lavaboyu temiz bir kağıt ile silip kurulayarak tertemiz bırakmaları idi. Biz Türklerin ellerimizi yüzümüzü yıkayıp, burnumuzu temizledikten sonra, asla yapmayacağımız ellerimizle lavaboyu temizleyip, kurulayıp bizden sonraki kullanacak kişiye tertemiz bırakmaya çalışma düşüncesi de bana çok garip gelmişti. Bir yandan çok garibime giden bu olay karşısında hem şaşırmış, hem de Almanya'daki insanların birbirine karşı olan inceliğine ve saygısına hayran kalmıştım.
Dünya tuvaletleri arasında Japonların da çok temiz ve gelişmiş tuvaletleri olduğunu oraları ziyaret eden bir arkadaşımdan duymuştum. Özellikle Japonya'daki tam otomatik Toto tuvaletini anlata anlata bitirememişti. Toto tuvalet, Türk usulu Alafranga tuvalet sisteminin daha da gelişmiş versiyonuymuş. Ilık su ile popoyu el değmeden kendisi yıkayıp, bir de kuruluyormuş. Eeee Japon medeniyetine ve teknolojisine de bu yakışırdı. Ancak yine de, Totonun her Japonun evinde olduğunu sanmıyorum. Yani genellemekten kaçınmak gerekir.
Ruslar, Çinliler, Hintlilerin tuvalet alışkanlıklarını da merak ediyorum. Ancak çok iyi manzaralar da olmayacağını tahmin edebiliyorum. Bu ülkelerin gelişmişlik seviyesi ve temizlik algısından dolayı bizim için şok edici ve mide bulandırıcı tuvalet manzaraları çıkabileceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Daha önce Rusya'yı ziyaret eden birisinden Rusya'daki tuvaletlerde kapı olmadığını, taharet musluğu olmadığı gibi, çoğu tuvalette sifon bile olmadığını duymuştum. Kapı olan tuvalet kapılarının tasarımının da, hacetini gören kişiyi alttan üstten gösterecek şekilde tasarlandığını söylemişti. Yani tuvaletin dolumu yoksa boş mu diye kapıyı tıklatmanıza gerek yok. Direk hacet yapanla göz göze gelince tuvaletin dolu olduğunu anlıyorsunuz. Yine Çin’e seyahat yapan bir arkadaşımdan da ilginç tuvalet manzaraları duymuştum. Çindeki umumi tuvaletlerde de kapı bulunmuyormuş. Çin tuvaletleri bizim Alaturka tuvalete benziyormuş, ancak bir farkla. Tuvaletin deliği bizdeki Alaturka tuvaletin tam zıttı olarak kapı tarafındaymış. Bir de insanların çömelerek fazla yorulmamaları için bir tutunma borusu varmış. Şimdi manzarayı hayal edin. Hacetinizi gidermek için umumi tuvalete gittiniz. Tuvaletin birinin kapısına geldiğinizde, birisinin arkası size dönük, çömelmiş ve borudan tutunmuş bir vaziyette hacetini giderdiğini görüyorsunuz. Ne kötü bir manzara. Bu şekilde tuvaletinizi yaptığınızı düşündüğünüzde bile içinizi ayrı bir sıkıntı kaplar. En masum anınızda Her türlü incitilmeye açık bir pozisyondasınız. Bu durum bizim kültürümüze tamamen aykırı bir durum oluşturur. Çünkü, bizim kültürümüzde önce arkayı sağlama almak (her manada) esastır.

Son söz:
Benim fikrim ise; ilk önceleri aileden öyle gördüğüm için Alaturka wc nin temiz ve sağlıklı olduğunu düşünüyordum. Ancak uzun yıllar sonra Alafranga wc nin evimiz için çok daha sağlıklı ve temiz olduğunu düşünüyorum. Alafranga tuvalet ile taharet musluğu ve tuvalet kağıdı kullanarak, el değmeden yapılan temizlik en hijyenik ve en sağlıklı olan tuvalet olarak görüyorum. Erkeklerin de oturarak kullanmasıyla dışarıya veya üstümüze başımıza sıçrama olayı olmadan, tuvaletin ve yerlerin ıslanmasına gerek kalmadan temiz ve kuru bir tuvalet yapma deneyimi yaşatıyor. Çok methedilen Japon tuvaleti totoyu denemedim. Ancak, dünyadaki Alafranga tuvaletleri içinde Alman arkadaşım Gerd'in söylediği gibi tuvalet ve temizlik lavabosu bideyi birleştirmiş ve sentezlenmiş olan Türk sistemi Alafrangayı en iyisi olduğunu düşünüyorum. Şimdilik. (Ah bir de, şu sıçrama problemleri çözülse…)

25 Şubat 2018 Pazar

İnsanın Neye İhtiyacı Var?

Maslow teorisi veya ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi, ABD'li psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada ortaya atılmış ve sonrasında geliştirilmiş bir insan psikolojisi teorisidir. Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçları tatmin etme arayışına girdiklerini ortaya koymaktadır. Bu durumda bireyin kişilik gelişimi, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğine işaret etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyine karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.
Maslow, gereksinimleri en alt basamaktan başlayarak şu şekilde kategorize etmektedir.
1-Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, üreme, uyku, denge, boşaltım)
2-Güvenlik gereksinimi (bedensel, iş, kaynak, gelecek, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
3-Ait olma, sevgi, sevecenlik, toplum tarafından kabul görme ve dışlanmama gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
4-Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
5-Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)
Maslow'a göre birey için o an baskın olan gereksinimler hangi kategoriye ait gereksinimler ise, diğer deyişle günlük etkinlikleri ağırlıklı olarak hangi gereksinimleri doyurmaya yöneliyorsa, kişilik gelişmişlik düzeyi de onun istencinden ya da seçiminden bağımsız olarak bu gereksinim kategorisine karşılık gelen düzeyde bulunacaktır. Belirli bir kategorideki gereksinimler tam olarak karşılanmadan kişi bir üst düzeydeki kategorinin gereksinimlerini algılamaz, böyle gereksinimleri olmaz. Örnek olarak günlük olarak karnını doyurabilen fakat güvenlik içinde bulunmayan, kendini sürekli olarak olası bir tehdit altında algılayan bir insanın, dünya görüşünü geliştirmek için kitap okumak gibi bir gereksinimi yoktur. Montaigne, "Denemeler" bu konuyu şöyle işler: Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır. Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri kafalılık içimizden yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?" Belirli bir gereksinim kategorisindeki gereksinimlerin karşılanması durumunda kişi, bir üst kategorideki gereksinimleri karşılamaya yönelecektir. Bu durum kişilik gelişme düzeyini de bir üst düzeye sürükleyecektir. Maslow'a göre psikologların yapması gereken, bireyin kendini gerçekleştirme (self-actualization) aşamasına gelmesinin önündeki engelleri ortadan kaldırmasına yardım etmektir. Maslow'un ihtiyaçlar teorisine göre, belirli temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar, ihtiyaçlar piramidindeki üst sıraları yani tekamül ve kendini gerçekleştirme katmanını hedefleyemezler. Bu arada, ilk üç basamak olan fizyolojik, güvenlik ve ait olma ihtiyacının hayvanlarda da olduğunu ifade etmek gerekiyor. Yani insanı hayvandan ayıran şeyler ve ihtiyaçlar, piramidin en üst iki basamağını hedeflememiz gerektiği anlaşılıyor. Kısacası, insan olmanın potansiyeli en üst iki basamakta yatıyor.
Maslow'un "İhtiyaçlar Piramidi"nde bahsedilmemiş bir eksiklik olarak, insanın özgürlük ihtiyacı, insanın ben olma, yani kendi olma ihtiyacı ile birlikte, hayata dair anlam arayışından ve inanma ihtiyacından da söz etmemiz gerekiyor. İnsan, hayatın, evrenin ve varoluşunun anlamını ve varoluş sebeplerini bilmek ister. Tam olarak bilemediği veya emin olamadığı konular için bir inanma ihtiyacı hisseder. Eğer insan bir inanç sistemi veya felsefe ile bu eksikliğini tamamlayamazsa kendini eksik ve kusurlu bulur. Belirsizlik ve bilinmezlik insanı endişelendirir, tedirgin eder. Yani insan bir manada bilmek veya en azından inanmak ister.İşte bu yüzden dinler, ve inanç felsefeleri vardır. Dolayısıyla, insanın inanma ve anlam ihtiyacını da ihtiyaçlar piramidine eklememiz gerekmektedir.  İnanma ihtiyacını, temel ihtiyaçların bir basamak üstüne, insanın olmazsa olmaz  ihtiyaçlarından biri olarak yerleştirmemiz gerekir. Ben olabilmek ve benlik kurabilmek de bir ihtiyaçtır. Hatta Maslow un ihtiyaçlar piramidinde yer almasa bile, bu ihtiyaç olma durumunu gizlemez. İnsan erdeminde ilerleyebilmesi için, insanın kişiliğini ve benliğini aşabilmesi gereklidir. Ancak ben olamayan, yada ben olmasına izin verilmeyen insan hiç bir zaman benliğini aşmak, bilgelik veya erdem yolunda ilerlemek gibi hedefler peşinde koşamaz. Batılı gelişmiş ülkelerin gelişme sebeplerinden en önemlisi, bireylerinin, birey olma, yani "ben" olma özgürlüklerinin dokunulmaz olmasıdır. Yani, ileri ülkelerin en büyük gücü " ben" olabilen insanlarının sayısıdır. Bireyselci bir yaklaşım olabilir, ancak Batılı insanların büyük bir çoğunluğunun kendi hobileri, kendi dokunulmaz bireysel yaşam alanları, kendilerini ifade etme özgürlükleri, kendi tarzları ve kendi duruşları vardır. Bizi de, Batılı toplumlar ve bireylerinden ayıran en temel etken bu faktördür.
Maslow'un piramidindeki 4. basamak olan saygınlık gereksinimi kendine saygıyı, güveni, başarıyı, diğerlerinin saygısını, başkalarına karşı saygılı olmayı, kişisel bütünlüğü ve kişinin kendisini tam hissetmesini de kapsar. Sürekli olarak eleştirdiğimiz ego ve benlik duygusu gelişmeyen, yani "ben" olamayan insan hiç bir zaman "tam" hissedemez. Benlik duygusu gelişmemiş ve kişisel bütünlüğü olmayan insan piramitin en tepesini, yani "kendini gerçekleştirme" safhasını hedefleyemez. Doğan Cüceloğlu'nun savaşçı adlı eserinde belirttiği gibi; "İnsan ancak kendi kişisel bütünlüğü kadar kendisidir Kendisi olmayan insanın başkalarını etkileme gücü de yoktur. Diğer insanlarla olan ilişkinizi kendinizle olan iliskinizden üstün tutmaya başladığınız andan itibaren yalnızlık başlar. Bir süre sonra kendinizin değil , diğer insanların beklentilerini yaşayan sıradan bir insan haline gelirsiniz. Kişisel bütünlük içinde olmayan insan kendi kanadını koparan kuşa kendi ayaklarını koparan karıncaya benzer. Kişisel bütünlükten kopan insan gelişemez! Kendini ortaya koyamayan insan kendini gizler, farklı gösterir. Kendisi olmayı sürekli erteler. İnsanlarla olan ilişkilerinde "kendisi" olamadığı için devamlı açık defterler bırakır. Geçmişindeki bazı sayfaları ise asla kapatamaz." Yani insan, bir manada yine Yin Yang döngüsü ile karşı karşıyadır. Gelişim için öncelikle piramit'in alt basamaklarında yer alan temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya, ego ve benlik gelişimi ile birlikte kişisel bütünlük duygusuna ihtiyacımız var. Fakat sonrası ve en nihayeti piramitin en tepesi olan kendimizi gerçekleştirime seviyesi için ise egomuzu yenmeye ve benlik duygumuzu aşabilmeye ihtiyacımız var. İşte bu, insan olmanın yolu. Bu hayatın, hayatımızın yolu ve yönüdür. Gözlemlerime göre, toplumumuzun ağırlıklı kesimi olarak Maslow'un ihtiyaçlar piramidindeki ilk üç basamağının fasit dairesinde takılı kaldığımızı görüyorum. Toplum olarak burada kalmayı sorun etmediğimiz gibi, bu durumun farkında bile değiliz. Yaşamak için yemek yerine , adeta yemek için yaşıyoruz. Hayatımızın büyük bölümünü, yiyerek-içerek, tatile çıkarak, üreyerek ve mal biriktirip daha zengin olmaya çalışarak geçiriyoruz.
O halde, ey gafil Nevzat! Artık kendini erteleme. Kendini gerçekleştirmek için, ihtiyaçlar piramitinin yeme-içme, üreme, geleceğini garanti altına alma...gibi basamaklarında dolaşıp takılıp kalma. Hayat yiyip içmek, üremek, keyif yapmak kadar basit olamaz. Mutlaka daha derinlerde bir manası ve anlamı olmalı. Kendini gerçekleştirmek için, ihtiyaçlar piramitinin alt basamaklarında dolaşıp takılıp kalma. Hayatımızın içimizde bu derin bir manasını ve anlamını bul. En tepeye kendi menkıbene, kendi hayat projene ve kendini gerçekleştirmeye odaklan. Hep en tepeyi düşünürsen, seni tepeye ulaştıracak bir yol bulabilirsin. Sakın hedefini yakalayamacağın korkusuna kapılma. Bu yolculuk zaten hedefe ulaşma meselesi değil, hedefe olan bir yolculuk yapma meselesidir. Hedeflerini yakalamış olmak önemli değil. Önemli olan o yolda yürümektir.


*
https://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi

20 Şubat 2018 Salı

Hayatta Hep Akan Şeritte Olmaya Çalışma Felsefesi

Bir yakınım, başarılı bir işadamı olan patronunun otomobili ile birlikte seyahat ederken, patronunun önündeki tüm araçları bir bir sollamaya çalıştığını fark etmiş. Bu hareketten ve sonu gelmeyen bu sollama mücadelesinden dolayı tedirgin olan yakınımın endişesini farkeden patronu, ona açıklama yapma ihtiyacı hissederek; "Bak. Benim hem trafikte hem de ticari hayatta önümdekileri sollayıp geçmem gerekir. Eğer bulunduğum pozisyonda kalırsam, kayıptayım demektir. Bu hem ticarette, hem kişisel hayatta hem de trafikte böyledir." diyerek yaşam felsefesini açıklamış.  Böylece, sevgili yakınımın patronu kendisine hiç unutamayacağı çok etkili bir hayat dersi vermişti. Ticari hayatta büyük ölçüde, bireysel hayatta da kısmen doğruluğuna ben de inanıyorum. İnsanın olduğu yerde kalması demek, aslında o insanın kayıpta olması demektir. Çünkü, dünya olanca hızla değişmekte ve gelişmektedir. Ancak, bu hep ilerleme, önündekini geçme, hep akan şeritte olma, hep yükselen trendde olma felsefesi doğru muydu? Ne kadar doğru, ne kadar yanlıştı? Güçlü yönleri ve zayıf yönleri nelerdi? Bu sorular bir müddet benim zihnimi de meşgul etmişti.
Hep akan şeritte olma felsefesi ve isteği ülkemiz insanlarının çoğunun yaşam felsefesidir. Ülkemiz trafiğinde her gün şahit olduğumuz üzere bazı sürücüler kendi şeritleri yavaşladığı veya durduğu anda akan şeride geçerler. Orası durduğu zaman yine akan şeride zıplarlar. Üstelik yol istemeden, sinyal vermeden, saygısızca önünüze dalarlar. Özellikle İstanbul'da yaşıyorsanız hergün yüzlercesine rastlarsınız. Bu sürücüler bu davranışlarından dolayı kendilerini suçlu hissedip utanmadıkları gibi, bunu kendilerinde yapabilecekleri bir hak olarak görürler. Bu durum tabiki sadece trafikte gördüğümüz uyanık sürücülerin yaptığı zig zaglar ve makas atmalarla sınırlı değildir. Sürekli olarak akan şeritte olma isteği sadece basit ve kötü bir trafik alışkanlığı değildir. Belki bu davranışların birçoğunu, en azından bazılarını hepimiz yapıyoruzdur.
Ancak akan şeritte olma isteği, bazılarımız için aynı zamanda bir yaşam felsefedir. Yaşamın her alanında karşılık bulabilir. Örneğin borsada, düşme trendine giren kağıdı satarak, yükselen trendi yakalama çabası, arabası veya cep telefonu eskimeden, fakat ikinci el değeri en yüksek noktadayken satarak başka sıfır bir araba alma çabası, emlak olarak yükselen trend semtlerden ev veya arsa alma çabası da sayılabilir. Borsa bu durumu takıntı haline getirmiş insanları en çok gördüğümüz yerdir. İnsanlarda borsanın düşme eğiliminde iken satıp çıkma, yükselme trendinde iken ise doğru ve yükselecek kağıda yatırım yapma eğilimi vardır. Aynı şekilde yatırım araçları arasında değişiklik yaparken de hep düşme eğiliminde olandan kurtulma, yükselmekte olan trend yatırımlara sıçrama eğilimi vardır. Hayat tercihlerinde, hayatın önümüze getirdiği yol ayrımlarında, eş ve arkadaş seçimlerinde, ticari faaliyetlerde, iş ve meslek seçiminde, doğru kararı verme saplantısı da hep doğru şeritte olma saplantısından ileri gelir. Genelde insanoğlu kendi kendine her zaman kendi yaptığı tercihlerin ne kadar doğru ve akıllı seçimler olduğunu kendi kendine fısıldar durur. Kendi seçimleri konusunda kendini hep haklı çıkarmaya çalışır. İnsanoğlu adeta kendi seçimlerini kutsar durur. Ama aslında diğer seçimi yapsaydı ne olacağını, daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını, daha mutlu mu yoksa mutsuz mu olacağını, daha zengin mi yoksa daha fakir biri mi olacağını asla bilemez. Bu durum aslında hayatın gizemlerinden birisidir. Bir seçim yaparız ve diğer yolu seçseydik ne olurduyu asla bilemeyiz. Aslında hayat, yaptığımız seçimlerdir. Hayatta önceliklerimiz ve yaptığımız seçimler dışında bize ait olan ne var?
Gerçekten hep akan şeritte olma mümkün müdür? Bireysel olarak, toplumsal olarak veya ülkeler olarak hayatta hep doğru kararları almak, hep doğru yatırımları yapmak, hep ilerlemek, hep yükselmek, hep büyümek mümkün müdür? Yin Yang felsefesi bunun olmadığını söyler. Hayatın bir döngü olduğunu, insanların, toplumların, medeniyetlerin ve devletlerin dönemler halinde inişler ve çıkışlar yaşadığını, insanın bir yönüyle erdemlerle yücelmek isterken, diğer yönüyle karanlığa, kötüye ve günaha ilgi duyduğunu söyler. İnsanın doğru ve yanlış arasında gidip geldiğini söyler. Eckhat Tolle de; muhteşem bir ifadeyle bu konuyu şöyle açıklar:" Herşeyin size geldiği ve sizin gelişip iyiye gittiğiniz başarı devreleri vardır. Sonra onların kuruyup dağıldıkları başarısızlık devreleri vardır. Ve sizin yeni şeylerin ortaya çıkabilmesi ya da değişim dönüşümün gerçekleşmesi için onları bırakmanız gerekir. Yukarı doğru yükseliş devresinin iyi, aşağı doğru iniş devresinin kötü olduğu doğru değildir, bunu sadece zihin böyle yargılar. Gelişme ve büyüme genelde olumlu kabul edilir. Ama hiçbir şey sonsuza dek büyüyemez." der.
Ben hayatta her zaman akan şeritte olmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Hayatın kendi kuralları, kendi dinamikleri, bizim akıl ve bilimle açıklayamadığımız sırları vardır. Bazıları kısmen ve belli ölçüde edenin bulduğu Karma yasaları ile, kimileri evrensel çekim yasası ile, kimileri de kaderle açıklar. Hayatın, insanlara fırsat eşitliği sağlama zorunluluğu yoktur. Hayatı olduğu haliyle kabul etmek gerekir. Ancak, çoğu zaman bir yerden verdiğinin karşılığı olarak başka bir yerden aldığına dair işaretler vardır. Hayat bazen size sürekli olarak yeşil ışık yakabilir. Kırmızı ışığa yakalanmadığınız gibi, sarı ışığa dahi yakalanmazsınız. Ama bazen de hayat size durup dururken, hiçbir anlamı yokken, sizce asla zamanı değilken ve hiç beklenmedik bir şekilde kırmızı ışık yakabilir. Bu ani, büyük ve ölümcül bir kaza, tedavisi olmayan ölümcül bir hastalık, ticari hayatta iflas, tüm hayatımızı yıkıma götüren bir hata, veya yıkıcı bir bağımlılık olabilir. Hayat bazen de bizi sınar. Bizi bazen para ile, bazen güç ile, bazen karşı cins ile, bazen de tutkularımız ile sınar. Maalesef çoğumuz bu sınamalarda iyi sınav vermeyip kaybederiz.

Son söz:

Sürekli akan şeritte olma isteği ve mücadelesi insanın ruhunu yoruyor. Asla kazanamayacağımız bir yarış bu. Boşuna bir çaba bu! İnsan hayatında her zaman akan şeritte olmaya çalışmak yerine, hayatının trafik ışıklarını ve işaretlerini takip etmelidir. Hayat akışımızda kimi zaman bize yeşil ışık yakarken, kimi zaman da sarı ve kırmızı ışık yakar. Çoğu zaman aracımızla seyahat ederken olduğu gibi, hayat da, gitmek istediğimiz yöne kırmızı ışık yakarken, bir başka yöne yada gitmek istediğimiz hedefe farklı bir rotadan ulaşmamızı sağlayacak bir yöne yeşil ışık yakar. O durumda olduğu gibi kırmızı ışığa kızıp küfretmek yerine yanan yeşil ışıktan devam etmek insanı mutluluğa götürür. Hayat bize mutlaka mutluluğa götürecek işaretleri verir. Yeter ki, işaretleri ve karşımıza çıkan ışıkları okumasını bilelim. 
Bumerang - Yazarkafe